UYKU VE RÜYALAR
Uykuya niçin ihtiyaç duyuyoruz, uyku düzensizlikleri hangi hastalıklara işaret, uykunun dönemleri nelerdir, psikologlar rüyalar hakkında ne söylüyor, meditasyonda ne olup bitiyor???
Evrime göz atacak olursak.
. Uyku ilk olarak, günümüzden yaklaşık 3 milyon yıl önce bazı organizmalarda görülmeye başlanmış. İnsan türündeki biyolojik saatleri düzenleyen mekanizmaların geçmişiyse 500 milyon yıl öncesine dayanıyor.
. Her ne kadar bireylerin uykuya duydukları ihtiyaç çeşitlilik gösteriyor olsa da normal bir insanın uykuda geçirdiği süre 6.5 saat ile 8.5 saat arasında bir değer oluyor.
ANCAK
. Çocuklar günün 2/3'ünü (16 saat) uykuda geçiriyorken yaşlandıkça bu süre günün 1/4'üne (6 saat) kadar düşebiliyor.
. Nedeni henüz anlaşılamamış olsa da insanların uyuma süreleri ile ölüm yaşları arasında bir ilişki bulunuyor. Araştırmalar, uykuları anormal seviyelerde uzun ya da kısa olan kişilerin normal olanlara göre erken ölmeye daha yatkın olduklarını gösteriyor.
Döngüsel Ritimler
. Gün ışığı ve karanlığın günlük devrimi çerçevesinde evrimleşen döngüsel biyolojik işleyişlere döngüsel ritim deniliyor.
Nasıl yani???
. Sözünü ettiğimiz bu döngüsel ritimler dikkat ve uyarılmışlık seviyelerimizle ilişkili. Örneğin, kimimiz dikkatini gece daha iyi toplayabiliyorken kimimiz gün ışığında daha etkili çalışabiliyor. Neden dersiniz? Yanıt sizi çok da şaşırtmayacak. Uzmanların yaptığı araştırmalarda, içsel saatlerimizi kontrol eden bir takım sorumlu genler bulunmuş.
"Melatonin"in rolü ne?
. Döngüsel ritimlerin beynimizdeki sorumlu merkezi hipotalamus. Görüntünün gözümüze düştüğü bölge olan retinadan beynimize ulaşan ve yalnızca gün ışığı gibi kuvvetli ışıklara yanıt veren özel bir sinir yolu bulunuyor. Karanlıkta ise, beynimizin ortasında bulunan pineal bezi adına melatonin denilen bir hormon salgılıyor. Bu hormon hem uykuyu hem de cinsel uyarılmışlık seviyesini etkiliyor.
. Gece nöbeti gerektiren işler, döngüsel ritimlerde aksaklığa neden olduğundan kişide sağlık problemlerini tetikleyebiliyor. Her ne kadar kimileri bu aksaklıktan diğerleri kadar etkilenmiyor olsalar da huzursuzluk ya da çalışma veriminde düşüş gösteren kişilerde melatonin tedavisine gidilebiliyor.
Uykuya niçin ihtiyaç duyuyoruz?
. Bu sorunun yanıtına dair tartışmalar hala sürüyor. Ancak uykunun öne sürülen işlevlerini şöyle listeleyebiliriz:
1 Vücudumuzdaki biyolojik işleyişleri yavaşlatarak enerji korumak.
2 Beden ve zihnimizi yenilemek, büyümek.
3 Gün içinde öğrenilenlerle belleği güçlendirmek.
4 Bilinçaltımızdaki korku ve bastırılmış güdülerle yüzleşmek (Freudyen yaklaşım).
. Yalnızca bir gece uykusuz kalmış olmak bile ertesi gece uykuya hemencecik dalmamıza neden olabiliyor. Bunun nedeninin, uyanık geçen her saat beynimizin thalamus ve serebrum bölgelerinde sayısı artan adenozin isimli nörotransmitter olduğu düşünülüyor. Bu kimyasal beyinde uyarılmışlık yaratan sistemleri bastırıyor ve uzun süre uyanık kalan bedenin uykuya dalmasını tetikliyor.
Uykunun evreleri
EEG makinesi
. Uyku birbirini takip eden bir takım evrelerden oluşuyor. Bu evreler sırasında kişinin yaydığı beyin dalgaları EEG adı verilen makineler sayesinde ölçülebiliyor. Kişi uykuya daldığı andan itibaren uykusu giderek ağırlaştıkça, beyin dalgaları da yavaşlayıp daha ritmik bir durum almaya başlıyor.
. Uyanıkken beynimiz alfa dalgaları yayıyor.
. Uykunun Erken Evreleri:
Evre 1: Bu evre yalnızca birkaç dakika sürüyor ve bu süre içerisinde teta dalgaları gözlemleniyor. Göz hareketleri yavaşlıyor, kaslar gevşiyor, kan basıncı düşüyor ve kişi uykuya dalıveriyor.
Evre 2: Bu evrede tetaya göre daha yavaş ve geniş dalgalar olan K kompleksleri gözlemleniyor. Alfa aktivitesi sona eriyor.
Evre 3: Yavaş, geniş ve ritmik delta dalgaları gözlemleniyor. Delta dalgaları kaydedilen beyin aktivitesinin yarısını geçtiğinde kişi Evre 4'e giriyor. Kaslar gevşiyor, solunum yavaşlıyor, vücut ısısı düşüyor.
REM Dönemi: Hızlı göz hareketleriyle tanımlanan bu dönemde kişinin gözleri göz kapağının altından sürekli titriyor. REM dönemi başlı başına farklı bir dönem olduğundan ilk 4 evre REM dışı evreler olarak da anılıyor.
. REM döneminde ne olup bitiyor?
Otonom sistem faaliyetleri artıyor: Nabız ve kan basıncı yükseliyor, soluk alıp verme hızlanıyor, hem kadın hem erkeklerde birkaç dakika boyunca cinsel uyarılmışlık durumu gözlemleniyor.
Beyin dalgaları uyanıkken yaydığımız dalgalarla benzerlik gösteriyor: Bu da vücudumuz uykuda olsa bile beynimizin oldukça aktif olduğunu gösteriyor.
Rüya görüyoruz: Gördüğümüz rüyaların birçoğu REM dönemi rüyaları.
. Rüyalarımız neden bilim kurgu tadında oluyor?
Çoğumuz rüyalarımızda garip yaratıklar, günlük hayatta rastlamayacağımız türden ilginç hikayeler görürüz. Bunun nedeni, beynimizin mantıksal işleyiş ve kavramadan sorumlu tutulan frontal bölgesinin rüya görüyor olduğumuz sırada aktif olmaması. Rüyalarımızda yine oldukça duygusal hissetmemizin nedeni ise aktivite düzeyi oldukça yüksek olarak saptanan amigdala bölgesiyle bağdaştırılıyor.
Rüyalar hakkında.
. Psikodinamik Görüş: Freud rüyaların, bilinçaltımızdaki düşünce, his ve isteklerin su yüzüne çıkabildiği bir pencere olduklarını düşünüyor. Çocukluğumuza kadar uzanan ve bilinçaltımıza ittiğimiz, bastırdığımız ve kökeninde cinsel arzularla öfke barındıran bu his ve isteklerle rüyalarımız yoluyla yüzleşebiliyoruz. Freud rüyaları ikiye ayırıyor:
1 Gizil anlamlı rüyalar: Bu rüyalar sembolik anlamlar taşıyor ki Freud'a göre psikolojik yorumların bu rüyalar üzerinden yapılması gerekiyor.
2 Görünür içerikli rüyalar: Bu rüyalarsa günlük hayatımızda duyduğumuz, yaşadığımız olaylarla bağlantılı olarak gördüğümüz rüyaları oluşturuyor.
Psikodinamik görüşe göre, uyandığımız zaman rüyalarımızı unutuyor olmamızın nedeni bu rüyaların bizde kaygı uyandıran niteliklere sahip olması, haliyle uyanıkken onları bastırma eğiliminde oluyoruz.
. Bilişsel Görüş: Bilişsel görüş, rüyaların uyanıkken aklımızı kurcalayan kaygı ve düşünceleri içeren zihinsel işleyişlerin bir sonucu olduğunu düşünüyor.Diğer bir deyişle, rüyaların yalnızca bir düşünce biçimi olduğunu savunuyor. Öyle ki, rüyaların bazen gün içinde çözümünü bulamadığımız kimi soru ve sorunlara çözümler üretebileceğimiz dönemler olduğunu öne sürüyor.
Bilişsel görüşe göre rüyalar zihinsel gelişimle ilişki içerisinde.Yetişkinlerin rüyaları, çocuklarınkilere oranla daha karmaşık oluyor.
. Biyolojik Görüş: Biyolojik görüşe göre uyku, belleğin güçlendirilmesinde çok önemli. Öğrenilen yeni bilgiler uyku sırasında yeniden işlenip yorumlanıyor. Bu görüşe göre, REM dışı uyku sırasında bu yeni bilgiler yeniden gözden geçirilirken, REM sırasında da eski bellek silinerek yeniden yapılandırılıyor.
Meditasyon
. Meditasyon yapan kişiler derin bir sükunet içine giriyorlar ve günlük hayattaki bilinçli düşünce akışlarını değiştirebiliyorlar. Basit bir uyarana odaklanarak -ki bu genellikle nefes sesi gibi gözden ırak bir uyarıcı oluyor- normal bilinçli düşünce akışlarına engel oluyorlar.
. Meditasyon yoluyla kişi beyin dalgalarını değiştirebiliyor, kimi zaman uyku durumunda yaydığı dalgaları yayıyor. İşte bu yüzden de fiziksel koşulları normal bir insanı oldukça zorlayabilecek yüksekliklerde bile, soğuk havaya rağmen saatlerce meditasyon yapabiliyor.
12 Ocak 2008 Cumartesi
TÜRK adının kökeni
TÜRK ADI
Türk Milleti'nin tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. "Türk" sözü tarihin en eski çağlarından beri kullanılıyordu ve belirli bir kavmin yada kavimler birliğinin adı olarak mevcuttu.
Türkler'in köklü ve çok zengin bir tarihe ve kültüre sahip olması nedeniyle birçok bilim adamı "Türk" adının nereden geldiği hakkında araştırmalar yapmış, bu araştırmalar neticeside Türk adı ilk defa MÖ. XIV. yy'da "Tik" vveya "Tikler" adıyla geçmeye başlamıştır. Diğer bir görüşe göre ise Türk adı MÖ. XIV. yy'dan öncede varolduğudur. Zira Türk ırkının tarihi insanlığın tarihi kadar eskidir. Bu gerçeği kavmi ve milli mitolojilerde ve tarihi oluşumlarda izaheden eski kayıtlarda görmek mümkün olmaktadır.
Türk ırkının çok eski olması nedeniyle Türk adının nerden geldiği hakkında birçok iddia ve görüşler ileriye sürmüşlerdir. Buna göre,
-Heredotos'un doğıu kavimleri arasında zikrettiği TARGİTAB'lar.
-İskit topraklarında doğdukları söylenen TYRKAE'ler
-Tevratta adı geçen Togarma'lar.
-Eski Hint kaynaklarında tesadüf edilen TURUKHA'lar veya THRAK'lar
-Esiki Ön Asya çivili metinleride görülen TURUKKU'lar.
-Çin Kaynaklarında MÖ. I.yy'da rol oynadıkları belirtilen TİK veya Dİ'ler
Bizzat "Türk" adını taşıyab Türk kavimleri olarak gösterilmektedir.
İslam kaynaklarında yer alan İran menşeli "Zend - Avesta" rivayetleri ile İsrail menşeli "Tevrat" rivatetleride Nuh Peygamber'in torunu olan Yafes'in oğlu "Türk" ile İran rivayetlerideki Feridun'un oğlu "Türac" vveya "Tur"un soyu türk adını taşıyan ilk kavim olarak gösterilmek istenmiştir.
"Avesta"da yer alan "Ebül Beşer"den (1) ,Cemil ve oğu Ferdiun'dan bahsedilmektedir. "Ferdidun ülkesi Salm, Irak ve Turak (Türk) ismindeki üç oğlu arasında pay etmiştir. Salma!a bugünkü İran ve havalisi, Irak'a bugünkü Irak ve havalisi ,Turak'a ise Orta Asya ve Çin havvalisi düşmüştür. Feridun ölünce Irak, Salm'a saldırarak İran ve havalisini almış,dahasonra Turak'a saldırmıştır.
Irak, Turak'ı yenememiş, savaş bunların torunlarına uzanan dek senelerce sürmüştür. Sonunda Turak'ın torunu "Afrasyap"(2) Irak torunun "Muncihir"i mağlup ederek Ceyhun nehri sınır kabul edilen bir anlaşma yapmıştır. Bu tarihten sonra ceyhun nehri doğusunda "TURAN", batısına da "İRAN" denmiştir.
Tevrat rivayetleride ise Nuh tufanından sonra Nuh peygamber dünyayı üç oğlu arasında pay etmiş.Yafes'e Orta Asya ve Çin ülkeleri düşmüş,Yafes ölürken tahtını sekiz oğullarından biri olan "TÜRK" e bırakmıştır.
Görülmektedirki Hz. Adem devrina yakın zamanlarda Turak(Türk)'den İran-Turan savaşlarından ve Alp Er Tunga gibi büyük bir Türk Başbuğunndan ve Saka İmparatorluğu Kağa'nından bahsedilmektedir. Yukarıda mitoloji ve tarihi kayıtlar içerisinde yer alan "Türk" kelimeleriden ,Türk adının nekadar eski olduğu ortyaya çıkmaktadır.
MÖ XIV. yy'da yer alna "Tik"ler ile dünyada mevcut olan medeniyetlerin en eskisi olan MÖ. VII. yy. da Orta Asya'da kurulan "Anav" medeniyeti de Türkler tarafından kurulmuştu. O halde Türkler MÖ. XIV. yy'da Tik'ler , MÖ. VII. yy'da Anavlar ,MÖ IV yy'da Sakalr ile tarih kayıtlarında yer almaktadır.
Türk kelimesinin yazılı olarak kullanılması ilk defa MÖ 1328 yılında Çin tarihide "Tu-Kiu" şeklinde görülmektedir.
MÖ. I yy'da Roma'lı yazarlardan biri olan Pompeius Meala'nın Azak Denizi kuzeyinde yaşayan halktan "Turcae" olarak bahsetmesi ile ilk defa yazılı olarak karşılaşıyoruz.
Türk adının tarih sahnesine çıkışı MS VI yy'da kurulan Kök-Türk Devleti ile olmuştur. Orhun kitablerinde yer alan "Türk" adı daha çok "Türük" şeklide gösterilmektedir. Bundan dolayı Türk kelimesini Türk Devleti'nin ilk defa resmi olarak kullanılan siyasi teşekkülün Kök-Türk imparatorluğu olduğu bilinmektedir. Kök-Türkler'in ilk dönemlerinde Türk sözü bir devlet adı olarak kullanılmışken,sonrada Türk millietini ifade etmek için kullanılmaya başlanmıştır.
MS. 585 yılında Çin İmparatoru'nun KÖK-TÜRK Kağanı İşbara'ya yazdığı mektupta"Büyük Türk Kağanı" diye hitap etmesi, İşbara Kağan'ın ise Çin İmparatoruna vverdiği cevabi mektupta "Türk Devleti'nin Tanrı tarafından kuruluşundan bu yana 50 yıl geçti" hitapları Türk adını resmileştirmiştir.
Kök-Türk yazıtlarında Türk sözü daha çok "Türk Budun" şeklide geçmektedir. Türk Budun'un ise Türk Milleti olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla türk adı bu dönemlerde bir topluluğun veya kavmin isminden ziyade ,siyasi bir mensubiyeti belirleyen bir kelime olarak görülmektedir. Yani Türk soyuna mensup olan bütün boyları ve toplulukları ifade etmek üzere milli bir isim haline gelmiştir.
Türk Milleti'nin tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. "Türk" sözü tarihin en eski çağlarından beri kullanılıyordu ve belirli bir kavmin yada kavimler birliğinin adı olarak mevcuttu.
Türkler'in köklü ve çok zengin bir tarihe ve kültüre sahip olması nedeniyle birçok bilim adamı "Türk" adının nereden geldiği hakkında araştırmalar yapmış, bu araştırmalar neticeside Türk adı ilk defa MÖ. XIV. yy'da "Tik" vveya "Tikler" adıyla geçmeye başlamıştır. Diğer bir görüşe göre ise Türk adı MÖ. XIV. yy'dan öncede varolduğudur. Zira Türk ırkının tarihi insanlığın tarihi kadar eskidir. Bu gerçeği kavmi ve milli mitolojilerde ve tarihi oluşumlarda izaheden eski kayıtlarda görmek mümkün olmaktadır.
Türk ırkının çok eski olması nedeniyle Türk adının nerden geldiği hakkında birçok iddia ve görüşler ileriye sürmüşlerdir. Buna göre,
-Heredotos'un doğıu kavimleri arasında zikrettiği TARGİTAB'lar.
-İskit topraklarında doğdukları söylenen TYRKAE'ler
-Tevratta adı geçen Togarma'lar.
-Eski Hint kaynaklarında tesadüf edilen TURUKHA'lar veya THRAK'lar
-Esiki Ön Asya çivili metinleride görülen TURUKKU'lar.
-Çin Kaynaklarında MÖ. I.yy'da rol oynadıkları belirtilen TİK veya Dİ'ler
Bizzat "Türk" adını taşıyab Türk kavimleri olarak gösterilmektedir.
İslam kaynaklarında yer alan İran menşeli "Zend - Avesta" rivayetleri ile İsrail menşeli "Tevrat" rivatetleride Nuh Peygamber'in torunu olan Yafes'in oğlu "Türk" ile İran rivayetlerideki Feridun'un oğlu "Türac" vveya "Tur"un soyu türk adını taşıyan ilk kavim olarak gösterilmek istenmiştir.
"Avesta"da yer alan "Ebül Beşer"den (1) ,Cemil ve oğu Ferdiun'dan bahsedilmektedir. "Ferdidun ülkesi Salm, Irak ve Turak (Türk) ismindeki üç oğlu arasında pay etmiştir. Salma!a bugünkü İran ve havalisi, Irak'a bugünkü Irak ve havalisi ,Turak'a ise Orta Asya ve Çin havvalisi düşmüştür. Feridun ölünce Irak, Salm'a saldırarak İran ve havalisini almış,dahasonra Turak'a saldırmıştır.
Irak, Turak'ı yenememiş, savaş bunların torunlarına uzanan dek senelerce sürmüştür. Sonunda Turak'ın torunu "Afrasyap"(2) Irak torunun "Muncihir"i mağlup ederek Ceyhun nehri sınır kabul edilen bir anlaşma yapmıştır. Bu tarihten sonra ceyhun nehri doğusunda "TURAN", batısına da "İRAN" denmiştir.
Tevrat rivayetleride ise Nuh tufanından sonra Nuh peygamber dünyayı üç oğlu arasında pay etmiş.Yafes'e Orta Asya ve Çin ülkeleri düşmüş,Yafes ölürken tahtını sekiz oğullarından biri olan "TÜRK" e bırakmıştır.
Görülmektedirki Hz. Adem devrina yakın zamanlarda Turak(Türk)'den İran-Turan savaşlarından ve Alp Er Tunga gibi büyük bir Türk Başbuğunndan ve Saka İmparatorluğu Kağa'nından bahsedilmektedir. Yukarıda mitoloji ve tarihi kayıtlar içerisinde yer alan "Türk" kelimeleriden ,Türk adının nekadar eski olduğu ortyaya çıkmaktadır.
MÖ XIV. yy'da yer alna "Tik"ler ile dünyada mevcut olan medeniyetlerin en eskisi olan MÖ. VII. yy. da Orta Asya'da kurulan "Anav" medeniyeti de Türkler tarafından kurulmuştu. O halde Türkler MÖ. XIV. yy'da Tik'ler , MÖ. VII. yy'da Anavlar ,MÖ IV yy'da Sakalr ile tarih kayıtlarında yer almaktadır.
Türk kelimesinin yazılı olarak kullanılması ilk defa MÖ 1328 yılında Çin tarihide "Tu-Kiu" şeklinde görülmektedir.
MÖ. I yy'da Roma'lı yazarlardan biri olan Pompeius Meala'nın Azak Denizi kuzeyinde yaşayan halktan "Turcae" olarak bahsetmesi ile ilk defa yazılı olarak karşılaşıyoruz.
Türk adının tarih sahnesine çıkışı MS VI yy'da kurulan Kök-Türk Devleti ile olmuştur. Orhun kitablerinde yer alan "Türk" adı daha çok "Türük" şeklide gösterilmektedir. Bundan dolayı Türk kelimesini Türk Devleti'nin ilk defa resmi olarak kullanılan siyasi teşekkülün Kök-Türk imparatorluğu olduğu bilinmektedir. Kök-Türkler'in ilk dönemlerinde Türk sözü bir devlet adı olarak kullanılmışken,sonrada Türk millietini ifade etmek için kullanılmaya başlanmıştır.
MS. 585 yılında Çin İmparatoru'nun KÖK-TÜRK Kağanı İşbara'ya yazdığı mektupta"Büyük Türk Kağanı" diye hitap etmesi, İşbara Kağan'ın ise Çin İmparatoruna vverdiği cevabi mektupta "Türk Devleti'nin Tanrı tarafından kuruluşundan bu yana 50 yıl geçti" hitapları Türk adını resmileştirmiştir.
Kök-Türk yazıtlarında Türk sözü daha çok "Türk Budun" şeklide geçmektedir. Türk Budun'un ise Türk Milleti olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla türk adı bu dönemlerde bir topluluğun veya kavmin isminden ziyade ,siyasi bir mensubiyeti belirleyen bir kelime olarak görülmektedir. Yani Türk soyuna mensup olan bütün boyları ve toplulukları ifade etmek üzere milli bir isim haline gelmiştir.
İnsanlar niçin dondurularak saklanamıyor?
Tedavisi günümüzde mümkün olmayan hastaları ölmeden önce dondurup, teknolojinin gelişip, tedavi imkanlarının bulunabileceği ileriki yıllara kadar saklamak, bilim insanlarının üzerinde çok çalıştıkları bir konudur ve bilim insanlarını bu araştırmalara iten sebep kurbağalardır. Doğada bazı cins kurbağalar kış uykusu süresince donarlar; kalp atışları, nefes alışları ve kan dolaşımları tamamen durur.
Hatta aort damarları kesildiğinde bile kanama olmaz. Buzlar çözüldükten sonra, önce kalp atmaya başlar ve kurbağa hayata geri döner. Yapılan araştırmalarda kurbağaların aniden donmadıkları, 24 saat süresince kan ve hücrelerinin arasındaki su dondukça geriye donma noktası düşük bir tip antifriz çözelti bıraktıkları ve glikoz üretimlerini çok yükselttikleri tespit edilmiştir.
Oysa insanda bu oranda şeker yükselmesine mani olacak birçok mekanizma vardır ve iyi çalışmamalarının sonucu ise şeker hastalığıdır. Bir memelinin hücresinin dondurularak saklanabilmesi için, hücrenin içinde oluşan buzun en az seviyede olması gerekir.
Hücre içindeki suyun tamamen donması ölüme yol açar. Bunun için de dondurma işlemine hücre dışı sıvılardan başlanılmalı, sadece hücre aralarındaki ve kandaki su donmak, hücredeki zar ve proteinlerin yapıları bozulmamalıdır. Donmuş kan, besin ve oksijen taşıyamayacağından, metabolizmada ne gibi aksaklıklar görülebileceği hala bilinmemektedir.
Ayrı bir sorun da suyun donduğu vakit genişlemesidir. Bu yüzden kan damarları parçalanabilir, doku yapısı bozulabilir, hücre zarı yırtılabilir. Aslında artık günümüzde insanın yumurta hücreleri, sperm ve beyaz kan hücreleri, deri ve korneası dondurularak saklanabilmektedir. Ancak bunların hücre sayıları çok azdır. Nakil için böbrekler ve karaciğer buz içinde saklanır ama bunun da süresi en fazla 2-3 gündür. Üstelik bu organlar soğuk ortamda saklanmakta ama dondurulmamaktadır.
Halen bir organ bile dondurulup saklanamadığına göre, bütün bir vücudu dondurarak saklama konusunda bilim insanları pek iyimser değiller ama çalışmalar devam ediyor. Daha doğrusu insanı dondurup saklamak şüphesiz mümkün de, tekrar ısıtılıp canlandırmanın yolu henüz bilinmiyor.
Hatta aort damarları kesildiğinde bile kanama olmaz. Buzlar çözüldükten sonra, önce kalp atmaya başlar ve kurbağa hayata geri döner. Yapılan araştırmalarda kurbağaların aniden donmadıkları, 24 saat süresince kan ve hücrelerinin arasındaki su dondukça geriye donma noktası düşük bir tip antifriz çözelti bıraktıkları ve glikoz üretimlerini çok yükselttikleri tespit edilmiştir.
Oysa insanda bu oranda şeker yükselmesine mani olacak birçok mekanizma vardır ve iyi çalışmamalarının sonucu ise şeker hastalığıdır. Bir memelinin hücresinin dondurularak saklanabilmesi için, hücrenin içinde oluşan buzun en az seviyede olması gerekir.
Hücre içindeki suyun tamamen donması ölüme yol açar. Bunun için de dondurma işlemine hücre dışı sıvılardan başlanılmalı, sadece hücre aralarındaki ve kandaki su donmak, hücredeki zar ve proteinlerin yapıları bozulmamalıdır. Donmuş kan, besin ve oksijen taşıyamayacağından, metabolizmada ne gibi aksaklıklar görülebileceği hala bilinmemektedir.
Ayrı bir sorun da suyun donduğu vakit genişlemesidir. Bu yüzden kan damarları parçalanabilir, doku yapısı bozulabilir, hücre zarı yırtılabilir. Aslında artık günümüzde insanın yumurta hücreleri, sperm ve beyaz kan hücreleri, deri ve korneası dondurularak saklanabilmektedir. Ancak bunların hücre sayıları çok azdır. Nakil için böbrekler ve karaciğer buz içinde saklanır ama bunun da süresi en fazla 2-3 gündür. Üstelik bu organlar soğuk ortamda saklanmakta ama dondurulmamaktadır.
Halen bir organ bile dondurulup saklanamadığına göre, bütün bir vücudu dondurarak saklama konusunda bilim insanları pek iyimser değiller ama çalışmalar devam ediyor. Daha doğrusu insanı dondurup saklamak şüphesiz mümkün de, tekrar ısıtılıp canlandırmanın yolu henüz bilinmiyor.
Etiketler:
dondurularak,
İnsanlar niçin,
saklanamıyor
Zamanda Yolculuk Mümkünmü ?
Zamanda yolculuğun, uzayda yolculuk anlamına gelmediği aksine" kendi içinde yolculuk" olarak düşünülmesi gerektiği yani zaman içinde ileriye ve geriye yolculuk yapılabileceği iddia ediliyor...
Bilim kurgu tutkunlarının değişmez rüyası olan zaman yolculuğu, günümüzde önemli araştırmalara neden oluyor. Bilimciler ve düşünürler, H. G. Wells`in öngördüğü bir tür zaman makinesinin yapılabileceğini varsayıyorlar, zaman içinde yolculuk fikri geliştirilirken yeni yaklaşımlar da ortaya çıkıyor.
Bütün bu varsayımlara karşı çıkanlar da var; beş dakikalık bir süre içinde yüz yıllık bir zaman dilimi aşılsa dahi yine aynı yerde kalınacağı söyleniyor. Einstein`in Görecelik Kuramı geliştirildikçe, zaman yolcusunun uzaydaki göreceli hareketi de zamanla eşit olacağından, zaman yolculuğunun yeni olasılıklara izin vermeyeceği belirtiliyor.
1949 yılında Kurt Gödel (altta), Einstein`in alan denklemlerini kullanarak, bir evren modeli tasarladı. Tasarım Einstein`inkine benziyordu ama Gödel`in yaklaşımında kozmolojik sabitlere negatif bir değer veriliyordu.
Gödel`in Evreni
1949 yılında Kurt Gödel, Einstein`in alan denklemlerini kullanarak, bir evren modeli tasarladı. Tasarım Einstein`inkine benziyordu ama Gödel`in yaklaşımında kozmolojik sabitlere negatif bir değer veriliyor (Einstein formüllerine göre evrenin genişlemesi durmuştu) ve kozmik bir
zamanın tanımlanması imkansızlaşıyordu. Çünkü yerel zaman gözlemcileri ile maddenin hareketi bir dünya zamanı içinde uyumsuzlaşıyordu. Modelin en inanılmaz yönü, varoluş kapanıyor, zamansal düğümler bir roketin gökte çizdiği yay gibi ancak yeterli eğimi çizdikten sonra, gözlemci geçmiş veya gelecekteki bir konuma gidip gelebilme imkanım bulabiliyordu. Her ne olursa olsun, dünyadaki herhangi bir konumda deneysel olarak varsayılan dönülebilir geçici bir dönem varoluyor ve eğer P ve O gibi iki hayali noktayı varsayarsak, P, O`dan önce geliyor ama daha sonra zaman çizgisi P ile O`yu birleştiriyor ve bu kez O, P`den önce geliyordu. İşte bu dönülebilir zaman çizgisi Wells`in rüyası olan zaman çizgisiyle eş değerdedir. Gödel`in evreni aslında yeterince tanımlanmış değildi ve sonuç olarak da zaman yolculuğunun imkansız olduğu sonucuna varıyordu. Kısacası, Gödel`in evreni imajinatifti, fiziksel olasılıklara dayanmıyordu.
Zaman yolcusu ne yapacağını çok iyi bilmelidir
G. J. Whitrow`a göre ise, kozmik rota yani dizinsel zaman akımı kuramı yerine kozmik zaman olayı düşünülmelidir. Radyasyonun temelinde bulunan mikrodalgalar kalıcıdırlar ve çoğulun tıpatıp örneğine sahiptirler yani bütünün aynısıdırlar. Whitrow söyle diyor; "Sonuç olarak, biz evrenin baştan beri homojen bir varoluş olduğu düşüncesindeyiz. Bu da kozmik zamanın varolduğunun güçlü bir kanıtıdır." Bu yaklaşım Gödel`in modeli ile uyumsuzdur. Zaman yolculuğuna izin verir ama yolculuğun fiziksel olarak yapılabileceği imkansız görünür. Her şeye rağmen zaman yolculuğunun imkansız olduğu düşüncesinin duygusal bir yaklaşım olduğu düşünülmektedir çünkü düşüncenin temelinde doğaya karşı gelmek vardır. Gödel rahatsızdı zira birisinin geçmise yolculuk yaparak, kendi gençliği ile karşılacağına inanıyor ve; "Düşünün ki, bu insanın anılarında bu durumu yaşadığı bulunmuyor." diyordu. Bu bakış açısı, kaderciliğin neden-sonuç ilişkisi inancına aykırıdır, bir anlamda yeni bir kaderin oluşacağı var sayılabilir yani kişinin yapacağı olacak olandır. Bu nedenle, Gödel`in endişelendiği gibi kişinin ne olduğunu hatırlamaması önemli değildir ama bu noktada dikkat edilmelidir ki. zaman yolculuğu varsayımına engel olan şey, kişinin kendisidir çünkü kendi kendisinden korkacaktır. Öyleyse zaman yolculuğunda geçerli kural ne yapacağınızı bilmenizdir.
Bir sinema izleyicisi gibi olabilecek miyiz?
Eğer Abraham Lincoln öldürüldügünde siz zaman içinde geriye dönüp, dondurma yiyorsanız, gelecek Lincoln öldürüldüğünde siz dondurma yediniz şeklinde oluşacaktır. Burada Lincoln`un ölümü ile sizin dondurma yemeniz arasında doğrudan bir ilişki yoktur. Çünkü dondurma yemeniz veya yememeniz Lincoln`un ölümünü etkilemez. Sonuç olarak bilimle felsefenin karşıtlığı, felsefe ile dinin karşıtlığını benzer ve ikilemler arasında destekleyici etkenler vardır. Bu yüzden dinsel kadercilik tartışması sonuçta zaman yolculuğunun takyonla yapılıp, yapılmayacağı sonucunu oluşturur. Geçmişteki olaylar, mantıklı olmayabilirler, öngörülmemiş bir olay yaklaşımı ile de değerlendirilemezler çünkü yapılmamış eylem ancak olasılıktır. Veya geçmişteki olayları değiştiremeyiz yaklaşımına girmemiz gerekir. Zaman yolculuğunu yapabilirsiniz ama müdahale etmeniz yasaklanabilir. Sessiz kalmanız gerekecektir. Zaman yolculuğu hakkında endişelerin azalması için belki de gerekli olan şey, ilahi bir bilgi ya da mantık ötesi bir bilgi kaynağının konuyla ilişkisi olduğunu varsaymaktır. Bu da bizi Tanrı inancına götürür veya Tanrı`nın neyi bildiği düşüncesine...
--Bir Solucan deliğinin içinden geçmek üzere olan uzay gemisi--
Bilim kurgu tutkunlarının değişmez rüyası olan zaman yolculuğu, günümüzde önemli araştırmalara neden oluyor. Bilimciler ve düşünürler, H. G. Wells`in öngördüğü bir tür zaman makinesinin yapılabileceğini varsayıyorlar, zaman içinde yolculuk fikri geliştirilirken yeni yaklaşımlar da ortaya çıkıyor.
Bütün bu varsayımlara karşı çıkanlar da var; beş dakikalık bir süre içinde yüz yıllık bir zaman dilimi aşılsa dahi yine aynı yerde kalınacağı söyleniyor. Einstein`in Görecelik Kuramı geliştirildikçe, zaman yolcusunun uzaydaki göreceli hareketi de zamanla eşit olacağından, zaman yolculuğunun yeni olasılıklara izin vermeyeceği belirtiliyor.
1949 yılında Kurt Gödel (altta), Einstein`in alan denklemlerini kullanarak, bir evren modeli tasarladı. Tasarım Einstein`inkine benziyordu ama Gödel`in yaklaşımında kozmolojik sabitlere negatif bir değer veriliyordu.
Gödel`in Evreni
1949 yılında Kurt Gödel, Einstein`in alan denklemlerini kullanarak, bir evren modeli tasarladı. Tasarım Einstein`inkine benziyordu ama Gödel`in yaklaşımında kozmolojik sabitlere negatif bir değer veriliyor (Einstein formüllerine göre evrenin genişlemesi durmuştu) ve kozmik bir
zamanın tanımlanması imkansızlaşıyordu. Çünkü yerel zaman gözlemcileri ile maddenin hareketi bir dünya zamanı içinde uyumsuzlaşıyordu. Modelin en inanılmaz yönü, varoluş kapanıyor, zamansal düğümler bir roketin gökte çizdiği yay gibi ancak yeterli eğimi çizdikten sonra, gözlemci geçmiş veya gelecekteki bir konuma gidip gelebilme imkanım bulabiliyordu. Her ne olursa olsun, dünyadaki herhangi bir konumda deneysel olarak varsayılan dönülebilir geçici bir dönem varoluyor ve eğer P ve O gibi iki hayali noktayı varsayarsak, P, O`dan önce geliyor ama daha sonra zaman çizgisi P ile O`yu birleştiriyor ve bu kez O, P`den önce geliyordu. İşte bu dönülebilir zaman çizgisi Wells`in rüyası olan zaman çizgisiyle eş değerdedir. Gödel`in evreni aslında yeterince tanımlanmış değildi ve sonuç olarak da zaman yolculuğunun imkansız olduğu sonucuna varıyordu. Kısacası, Gödel`in evreni imajinatifti, fiziksel olasılıklara dayanmıyordu.
Zaman yolcusu ne yapacağını çok iyi bilmelidir
G. J. Whitrow`a göre ise, kozmik rota yani dizinsel zaman akımı kuramı yerine kozmik zaman olayı düşünülmelidir. Radyasyonun temelinde bulunan mikrodalgalar kalıcıdırlar ve çoğulun tıpatıp örneğine sahiptirler yani bütünün aynısıdırlar. Whitrow söyle diyor; "Sonuç olarak, biz evrenin baştan beri homojen bir varoluş olduğu düşüncesindeyiz. Bu da kozmik zamanın varolduğunun güçlü bir kanıtıdır." Bu yaklaşım Gödel`in modeli ile uyumsuzdur. Zaman yolculuğuna izin verir ama yolculuğun fiziksel olarak yapılabileceği imkansız görünür. Her şeye rağmen zaman yolculuğunun imkansız olduğu düşüncesinin duygusal bir yaklaşım olduğu düşünülmektedir çünkü düşüncenin temelinde doğaya karşı gelmek vardır. Gödel rahatsızdı zira birisinin geçmise yolculuk yaparak, kendi gençliği ile karşılacağına inanıyor ve; "Düşünün ki, bu insanın anılarında bu durumu yaşadığı bulunmuyor." diyordu. Bu bakış açısı, kaderciliğin neden-sonuç ilişkisi inancına aykırıdır, bir anlamda yeni bir kaderin oluşacağı var sayılabilir yani kişinin yapacağı olacak olandır. Bu nedenle, Gödel`in endişelendiği gibi kişinin ne olduğunu hatırlamaması önemli değildir ama bu noktada dikkat edilmelidir ki. zaman yolculuğu varsayımına engel olan şey, kişinin kendisidir çünkü kendi kendisinden korkacaktır. Öyleyse zaman yolculuğunda geçerli kural ne yapacağınızı bilmenizdir.
Bir sinema izleyicisi gibi olabilecek miyiz?
Eğer Abraham Lincoln öldürüldügünde siz zaman içinde geriye dönüp, dondurma yiyorsanız, gelecek Lincoln öldürüldüğünde siz dondurma yediniz şeklinde oluşacaktır. Burada Lincoln`un ölümü ile sizin dondurma yemeniz arasında doğrudan bir ilişki yoktur. Çünkü dondurma yemeniz veya yememeniz Lincoln`un ölümünü etkilemez. Sonuç olarak bilimle felsefenin karşıtlığı, felsefe ile dinin karşıtlığını benzer ve ikilemler arasında destekleyici etkenler vardır. Bu yüzden dinsel kadercilik tartışması sonuçta zaman yolculuğunun takyonla yapılıp, yapılmayacağı sonucunu oluşturur. Geçmişteki olaylar, mantıklı olmayabilirler, öngörülmemiş bir olay yaklaşımı ile de değerlendirilemezler çünkü yapılmamış eylem ancak olasılıktır. Veya geçmişteki olayları değiştiremeyiz yaklaşımına girmemiz gerekir. Zaman yolculuğunu yapabilirsiniz ama müdahale etmeniz yasaklanabilir. Sessiz kalmanız gerekecektir. Zaman yolculuğu hakkında endişelerin azalması için belki de gerekli olan şey, ilahi bir bilgi ya da mantık ötesi bir bilgi kaynağının konuyla ilişkisi olduğunu varsaymaktır. Bu da bizi Tanrı inancına götürür veya Tanrı`nın neyi bildiği düşüncesine...
--Bir Solucan deliğinin içinden geçmek üzere olan uzay gemisi--
İşte beden dili sözlüğü!
Karşınızdaki insanın size aslında ne demek istediğini biliyor musunuz ?
Ondan hoşlanıyorsun... Onun da senden hoşlandığını düşünüyorsun ama davranışları pek birbirini tutmuyor, haliyle kafanın karışıklığı giderek artıyor.
Seni arkadaşı olarak gördüğünü söylüyor ama her fırsatta sana dokunmanın yollarını arıyorsa, beden dilini daha çok dikkate alman yerinde olur.
İşte sana davranışlarının gerçek anlamlarını çözmene yarayacak birkaç önemli ipucu.
Davranış1
İçine düşecekmiş gibi davranıyor. Gözlerinin içine bakıyor, konuşurken koluna dokunuyor.
Ne diyor?
Etraftan duyduğun kadarıyla her kıza bu şekilde davranan bir çapkın değilse bu, “Senden çok hoşlanıyorum, birlikte olmak için fırsat kolluyorum” demek.
Davranış 2
Seni sadece arkadaş olarak gördüğünü söylüyor ama hala gözlerinin içine anlamlı anlamlı bakıyor.
Ne diyor?
“Senden bir elektrik alıyorum ama arkadaşlığınızın bitmesinden çok korkuyorum, eğer bana bir ışık yakarsan, bir an bile beklemeden sana duygularımı açabilirim.”
Davranış 3
Seninle konuşuyor, flört ediyor ama çıkma teklifinde bulunmuyor.
Ne diyor?
“Kendimi sağlama almak istiyorum. Duygularımdan emin olmadan bir adım atmaktan çekiniyorum. Ayrıca senin benim hakkımda ne düşündüğünü tam olarak anlamış değilim.”
Davranış 4
Konuşurken gözlerini senden kaçırıyor, başka bir şeyle ilgileniyor.
Ne diyor?
“Şu anda sana doğruları söylemiyorum. Söylemeye de niyetim yok. Biliyor musun, gerçekten sıkıcı birisin, uğraşmam gereken başka işler var, beni meşgul etme. ”
Davranış 5
Karşılıklı otururken sürekli bacaklarını sallıyor, etrafını süzüyor, alakasız konulardan bahsediyor.
Ne diyor?
Aslında ne dediği çok açık ama anlamak istemeyenler için tekrarlayalım: Bu davranış, “Şu an burada olmak istemiyorum, söylediğin aptalca şeyler de beni hiç ilgilendirmiyor”un daha kibar halinden başka bir şey değil.
Haberin Okunma Sayısı: 205
Karşınızdaki insanın size aslında ne demek istediğini biliyor musunuz ?
Ondan hoşlanıyorsun... Onun da senden hoşlandığını düşünüyorsun ama davranışları pek birbirini tutmuyor, haliyle kafanın karışıklığı giderek artıyor.
Seni arkadaşı olarak gördüğünü söylüyor ama her fırsatta sana dokunmanın yollarını arıyorsa, beden dilini daha çok dikkate alman yerinde olur.
İşte sana davranışlarının gerçek anlamlarını çözmene yarayacak birkaç önemli ipucu.
Davranış1
İçine düşecekmiş gibi davranıyor. Gözlerinin içine bakıyor, konuşurken koluna dokunuyor.
Ne diyor?
Etraftan duyduğun kadarıyla her kıza bu şekilde davranan bir çapkın değilse bu, “Senden çok hoşlanıyorum, birlikte olmak için fırsat kolluyorum” demek.
Davranış 2
Seni sadece arkadaş olarak gördüğünü söylüyor ama hala gözlerinin içine anlamlı anlamlı bakıyor.
Ne diyor?
“Senden bir elektrik alıyorum ama arkadaşlığınızın bitmesinden çok korkuyorum, eğer bana bir ışık yakarsan, bir an bile beklemeden sana duygularımı açabilirim.”
Davranış 3
Seninle konuşuyor, flört ediyor ama çıkma teklifinde bulunmuyor.
Ne diyor?
“Kendimi sağlama almak istiyorum. Duygularımdan emin olmadan bir adım atmaktan çekiniyorum. Ayrıca senin benim hakkımda ne düşündüğünü tam olarak anlamış değilim.”
Davranış 4
Konuşurken gözlerini senden kaçırıyor, başka bir şeyle ilgileniyor.
Ne diyor?
“Şu anda sana doğruları söylemiyorum. Söylemeye de niyetim yok. Biliyor musun, gerçekten sıkıcı birisin, uğraşmam gereken başka işler var, beni meşgul etme. ”
Davranış 5
Karşılıklı otururken sürekli bacaklarını sallıyor, etrafını süzüyor, alakasız konulardan bahsediyor.
Ne diyor?
Aslında ne dediği çok açık ama anlamak istemeyenler için tekrarlayalım: Bu davranış, “Şu an burada olmak istemiyorum, söylediğin aptalca şeyler de beni hiç ilgilendirmiyor”un daha kibar halinden başka bir şey değil.
Haberin Okunma Sayısı: 205
Karşınızdaki insanın size aslında ne demek istediğini biliyor musunuz ?
Ondan hoşlanıyorsun... Onun da senden hoşlandığını düşünüyorsun ama davranışları pek birbirini tutmuyor, haliyle kafanın karışıklığı giderek artıyor.
Seni arkadaşı olarak gördüğünü söylüyor ama her fırsatta sana dokunmanın yollarını arıyorsa, beden dilini daha çok dikkate alman yerinde olur.
İşte sana davranışlarının gerçek anlamlarını çözmene yarayacak birkaç önemli ipucu.
Davranış1
İçine düşecekmiş gibi davranıyor. Gözlerinin içine bakıyor, konuşurken koluna dokunuyor.
Ne diyor?
Etraftan duyduğun kadarıyla her kıza bu şekilde davranan bir çapkın değilse bu, “Senden çok hoşlanıyorum, birlikte olmak için fırsat kolluyorum” demek.
Davranış 2
Seni sadece arkadaş olarak gördüğünü söylüyor ama hala gözlerinin içine anlamlı anlamlı bakıyor.
Ne diyor?
“Senden bir elektrik alıyorum ama arkadaşlığınızın bitmesinden çok korkuyorum, eğer bana bir ışık yakarsan, bir an bile beklemeden sana duygularımı açabilirim.”
Davranış 3
Seninle konuşuyor, flört ediyor ama çıkma teklifinde bulunmuyor.
Ne diyor?
“Kendimi sağlama almak istiyorum. Duygularımdan emin olmadan bir adım atmaktan çekiniyorum. Ayrıca senin benim hakkımda ne düşündüğünü tam olarak anlamış değilim.”
Davranış 4
Konuşurken gözlerini senden kaçırıyor, başka bir şeyle ilgileniyor.
Ne diyor?
“Şu anda sana doğruları söylemiyorum. Söylemeye de niyetim yok. Biliyor musun, gerçekten sıkıcı birisin, uğraşmam gereken başka işler var, beni meşgul etme. ”
Davranış 5
Karşılıklı otururken sürekli bacaklarını sallıyor, etrafını süzüyor, alakasız konulardan bahsediyor.
Ne diyor?
Aslında ne dediği çok açık ama anlamak istemeyenler için tekrarlayalım: Bu davranış, “Şu an burada olmak istemiyorum, söylediğin aptalca şeyler de beni hiç ilgilendirmiyor”un daha kibar halinden başka bir şey değil.
Ondan hoşlanıyorsun... Onun da senden hoşlandığını düşünüyorsun ama davranışları pek birbirini tutmuyor, haliyle kafanın karışıklığı giderek artıyor.
Seni arkadaşı olarak gördüğünü söylüyor ama her fırsatta sana dokunmanın yollarını arıyorsa, beden dilini daha çok dikkate alman yerinde olur.
İşte sana davranışlarının gerçek anlamlarını çözmene yarayacak birkaç önemli ipucu.
Davranış1
İçine düşecekmiş gibi davranıyor. Gözlerinin içine bakıyor, konuşurken koluna dokunuyor.
Ne diyor?
Etraftan duyduğun kadarıyla her kıza bu şekilde davranan bir çapkın değilse bu, “Senden çok hoşlanıyorum, birlikte olmak için fırsat kolluyorum” demek.
Davranış 2
Seni sadece arkadaş olarak gördüğünü söylüyor ama hala gözlerinin içine anlamlı anlamlı bakıyor.
Ne diyor?
“Senden bir elektrik alıyorum ama arkadaşlığınızın bitmesinden çok korkuyorum, eğer bana bir ışık yakarsan, bir an bile beklemeden sana duygularımı açabilirim.”
Davranış 3
Seninle konuşuyor, flört ediyor ama çıkma teklifinde bulunmuyor.
Ne diyor?
“Kendimi sağlama almak istiyorum. Duygularımdan emin olmadan bir adım atmaktan çekiniyorum. Ayrıca senin benim hakkımda ne düşündüğünü tam olarak anlamış değilim.”
Davranış 4
Konuşurken gözlerini senden kaçırıyor, başka bir şeyle ilgileniyor.
Ne diyor?
“Şu anda sana doğruları söylemiyorum. Söylemeye de niyetim yok. Biliyor musun, gerçekten sıkıcı birisin, uğraşmam gereken başka işler var, beni meşgul etme. ”
Davranış 5
Karşılıklı otururken sürekli bacaklarını sallıyor, etrafını süzüyor, alakasız konulardan bahsediyor.
Ne diyor?
Aslında ne dediği çok açık ama anlamak istemeyenler için tekrarlayalım: Bu davranış, “Şu an burada olmak istemiyorum, söylediğin aptalca şeyler de beni hiç ilgilendirmiyor”un daha kibar halinden başka bir şey değil.
Haberin Okunma Sayısı: 205
Karşınızdaki insanın size aslında ne demek istediğini biliyor musunuz ?
Ondan hoşlanıyorsun... Onun da senden hoşlandığını düşünüyorsun ama davranışları pek birbirini tutmuyor, haliyle kafanın karışıklığı giderek artıyor.
Seni arkadaşı olarak gördüğünü söylüyor ama her fırsatta sana dokunmanın yollarını arıyorsa, beden dilini daha çok dikkate alman yerinde olur.
İşte sana davranışlarının gerçek anlamlarını çözmene yarayacak birkaç önemli ipucu.
Davranış1
İçine düşecekmiş gibi davranıyor. Gözlerinin içine bakıyor, konuşurken koluna dokunuyor.
Ne diyor?
Etraftan duyduğun kadarıyla her kıza bu şekilde davranan bir çapkın değilse bu, “Senden çok hoşlanıyorum, birlikte olmak için fırsat kolluyorum” demek.
Davranış 2
Seni sadece arkadaş olarak gördüğünü söylüyor ama hala gözlerinin içine anlamlı anlamlı bakıyor.
Ne diyor?
“Senden bir elektrik alıyorum ama arkadaşlığınızın bitmesinden çok korkuyorum, eğer bana bir ışık yakarsan, bir an bile beklemeden sana duygularımı açabilirim.”
Davranış 3
Seninle konuşuyor, flört ediyor ama çıkma teklifinde bulunmuyor.
Ne diyor?
“Kendimi sağlama almak istiyorum. Duygularımdan emin olmadan bir adım atmaktan çekiniyorum. Ayrıca senin benim hakkımda ne düşündüğünü tam olarak anlamış değilim.”
Davranış 4
Konuşurken gözlerini senden kaçırıyor, başka bir şeyle ilgileniyor.
Ne diyor?
“Şu anda sana doğruları söylemiyorum. Söylemeye de niyetim yok. Biliyor musun, gerçekten sıkıcı birisin, uğraşmam gereken başka işler var, beni meşgul etme. ”
Davranış 5
Karşılıklı otururken sürekli bacaklarını sallıyor, etrafını süzüyor, alakasız konulardan bahsediyor.
Ne diyor?
Aslında ne dediği çok açık ama anlamak istemeyenler için tekrarlayalım: Bu davranış, “Şu an burada olmak istemiyorum, söylediğin aptalca şeyler de beni hiç ilgilendirmiyor”un daha kibar halinden başka bir şey değil.
Haberin Okunma Sayısı: 205
Karşınızdaki insanın size aslında ne demek istediğini biliyor musunuz ?
Ondan hoşlanıyorsun... Onun da senden hoşlandığını düşünüyorsun ama davranışları pek birbirini tutmuyor, haliyle kafanın karışıklığı giderek artıyor.
Seni arkadaşı olarak gördüğünü söylüyor ama her fırsatta sana dokunmanın yollarını arıyorsa, beden dilini daha çok dikkate alman yerinde olur.
İşte sana davranışlarının gerçek anlamlarını çözmene yarayacak birkaç önemli ipucu.
Davranış1
İçine düşecekmiş gibi davranıyor. Gözlerinin içine bakıyor, konuşurken koluna dokunuyor.
Ne diyor?
Etraftan duyduğun kadarıyla her kıza bu şekilde davranan bir çapkın değilse bu, “Senden çok hoşlanıyorum, birlikte olmak için fırsat kolluyorum” demek.
Davranış 2
Seni sadece arkadaş olarak gördüğünü söylüyor ama hala gözlerinin içine anlamlı anlamlı bakıyor.
Ne diyor?
“Senden bir elektrik alıyorum ama arkadaşlığınızın bitmesinden çok korkuyorum, eğer bana bir ışık yakarsan, bir an bile beklemeden sana duygularımı açabilirim.”
Davranış 3
Seninle konuşuyor, flört ediyor ama çıkma teklifinde bulunmuyor.
Ne diyor?
“Kendimi sağlama almak istiyorum. Duygularımdan emin olmadan bir adım atmaktan çekiniyorum. Ayrıca senin benim hakkımda ne düşündüğünü tam olarak anlamış değilim.”
Davranış 4
Konuşurken gözlerini senden kaçırıyor, başka bir şeyle ilgileniyor.
Ne diyor?
“Şu anda sana doğruları söylemiyorum. Söylemeye de niyetim yok. Biliyor musun, gerçekten sıkıcı birisin, uğraşmam gereken başka işler var, beni meşgul etme. ”
Davranış 5
Karşılıklı otururken sürekli bacaklarını sallıyor, etrafını süzüyor, alakasız konulardan bahsediyor.
Ne diyor?
Aslında ne dediği çok açık ama anlamak istemeyenler için tekrarlayalım: Bu davranış, “Şu an burada olmak istemiyorum, söylediğin aptalca şeyler de beni hiç ilgilendirmiyor”un daha kibar halinden başka bir şey değil.
Etiketler:
beden,
beden sözlüğü,
benden dili,
dili sözlüğü
Kimilerinin Hayatı
Kimilerinin hayatında çocukluk yoktur. Kundaktan cepheye, beşikten harp meydanına inilir. Oyuncaklar yoktur, her şey sahici ve her şey öldürücüdür. Su tabancaları itibar görmez. Oyuncak tanklarla kimse oynamaz. Minik ellere sığamayacak kadar büyük, minik elleri donduracak kadar soğuktur oyuncak sıfatından mahrum silahlar.
Ne şımarılabilir, ne de şirinlikler kullanılarak şeker aldırılabilir. Şımarma hakkını kullanacakları bir baba yoktur, çocuklukları olmayan hayatlarında.
Kimilerinin hayatında barış yoktur. her şey zıddıyla bilindiği için, aslında savaş da yoktur. Hayat eşittir savaştır. Ne saat sesiyle, ne anne sesiyle, ne de mutfaktan gelen çay sesiyle uyanılır. Bir top güllesiyle bölünür uykular. Uyku demeye de yürek ister, zira kimilerinin hayatında uyku da yoktur. İki göz açımı arasında kalan zamana uyku denir. Sıcak yatak kavramı tanınmaz. Yastığın yumuşaklığı, yorganın rahatlığı bilinmez.
Kimilerinin hayatında oyun yoktur. Hep, bir gerçekle yüzleşilir. Şakası olmayan, sonunda kahkalar atılıp kucaklaşılmayan gerçeklerdir yaşananlar. Bütün körebeler katil, bütün misketler mermi, bütün futbol topları gülledir.
Kimilerin hayatında film yoktur. Hayat, bir savaş filmi sahnesidir. Vurulanların bedeninden çıkan kırmızı sıvı gerçekten de kan, ölenler gerçekten de ölüdür. Senaryo okunmadan yaşanır, ölüm yaşanarak yaşanır.
Kimilerinin hayatında ölüm vardır. Kapı komşusu değil, aile efradındandır. Hayatın kendisidir. Hayatın tanımına “son” olarak değil, hayatı oluşturan bir unsur olarak girer. Ve adı ölüm değil, şehadettir. Zira, “Onlara ölü demeyiniz” denmiştir.
Kimilerinin hayatında “sıcak,” ne bir yemeğin, ne de bir yuvanın değil, bir savaşın sıfatıdır. Bir merminin, bir bombanın, bir yangının kendisidir. Isıtmaz yakar, gülümsetmez ağlatır.
Kimilerinin hayatında “rahat,” iki hızlı kalp atışı, iki hızlı soluklanış arası zaman dilimine verilen addır. Ne istenir, ne umulur, ne de bulunur. Hayatla rahat arasında kafiye olmaktan başka bir ilişki bulunmaz.
Kimilerinin hayatında, insan olmanın değer görmek gibi bir sonucu yoktur. İnanmak ve sınanmak vardır; en zor şartlar altında bile inanmak ve kâğıdı hayat olan bir imtihanda sınanmak...
Kimilerin hayatında ihtiyarlık yoktur. Yaş kemale erip, bir köşeye çekilmek yoktur. Kundaktan cepheye, beşikten harp meydanına inildiği gibi, mezara da oradan gidilir. Yatağında ölmek yoktur.
Kimilerinin hayatında ölüm de hayat gibi bir başkadır. Çünkü, “Onlara ölü demeyiniz” denmiştir.
Murat Çetin
Ne şımarılabilir, ne de şirinlikler kullanılarak şeker aldırılabilir. Şımarma hakkını kullanacakları bir baba yoktur, çocuklukları olmayan hayatlarında.
Kimilerinin hayatında barış yoktur. her şey zıddıyla bilindiği için, aslında savaş da yoktur. Hayat eşittir savaştır. Ne saat sesiyle, ne anne sesiyle, ne de mutfaktan gelen çay sesiyle uyanılır. Bir top güllesiyle bölünür uykular. Uyku demeye de yürek ister, zira kimilerinin hayatında uyku da yoktur. İki göz açımı arasında kalan zamana uyku denir. Sıcak yatak kavramı tanınmaz. Yastığın yumuşaklığı, yorganın rahatlığı bilinmez.
Kimilerinin hayatında oyun yoktur. Hep, bir gerçekle yüzleşilir. Şakası olmayan, sonunda kahkalar atılıp kucaklaşılmayan gerçeklerdir yaşananlar. Bütün körebeler katil, bütün misketler mermi, bütün futbol topları gülledir.
Kimilerin hayatında film yoktur. Hayat, bir savaş filmi sahnesidir. Vurulanların bedeninden çıkan kırmızı sıvı gerçekten de kan, ölenler gerçekten de ölüdür. Senaryo okunmadan yaşanır, ölüm yaşanarak yaşanır.
Kimilerinin hayatında ölüm vardır. Kapı komşusu değil, aile efradındandır. Hayatın kendisidir. Hayatın tanımına “son” olarak değil, hayatı oluşturan bir unsur olarak girer. Ve adı ölüm değil, şehadettir. Zira, “Onlara ölü demeyiniz” denmiştir.
Kimilerinin hayatında “sıcak,” ne bir yemeğin, ne de bir yuvanın değil, bir savaşın sıfatıdır. Bir merminin, bir bombanın, bir yangının kendisidir. Isıtmaz yakar, gülümsetmez ağlatır.
Kimilerinin hayatında “rahat,” iki hızlı kalp atışı, iki hızlı soluklanış arası zaman dilimine verilen addır. Ne istenir, ne umulur, ne de bulunur. Hayatla rahat arasında kafiye olmaktan başka bir ilişki bulunmaz.
Kimilerinin hayatında, insan olmanın değer görmek gibi bir sonucu yoktur. İnanmak ve sınanmak vardır; en zor şartlar altında bile inanmak ve kâğıdı hayat olan bir imtihanda sınanmak...
Kimilerin hayatında ihtiyarlık yoktur. Yaş kemale erip, bir köşeye çekilmek yoktur. Kundaktan cepheye, beşikten harp meydanına inildiği gibi, mezara da oradan gidilir. Yatağında ölmek yoktur.
Kimilerinin hayatında ölüm de hayat gibi bir başkadır. Çünkü, “Onlara ölü demeyiniz” denmiştir.
Murat Çetin
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)