12 Ocak 2008 Cumartesi

UYKU VE RÜYALAR

UYKU VE RÜYALAR



Uykuya niçin ihtiyaç duyuyoruz, uyku düzensizlikleri hangi hastalıklara işaret, uykunun dönemleri nelerdir, psikologlar rüyalar hakkında ne söylüyor, meditasyonda ne olup bitiyor???








Evrime göz atacak olursak.




. Uyku ilk olarak, günümüzden yaklaşık 3 milyon yıl önce bazı organizmalarda görülmeye başlanmış. İnsan türündeki biyolojik saatleri düzenleyen mekanizmaların geçmişiyse 500 milyon yıl öncesine dayanıyor.


. Her ne kadar bireylerin uykuya duydukları ihtiyaç çeşitlilik gösteriyor olsa da normal bir insanın uykuda geçirdiği süre 6.5 saat ile 8.5 saat arasında bir değer oluyor.




ANCAK


. Çocuklar günün 2/3'ünü (16 saat) uykuda geçiriyorken yaşlandıkça bu süre günün 1/4'üne (6 saat) kadar düşebiliyor.


. Nedeni henüz anlaşılamamış olsa da insanların uyuma süreleri ile ölüm yaşları arasında bir ilişki bulunuyor. Araştırmalar, uykuları anormal seviyelerde uzun ya da kısa olan kişilerin normal olanlara göre erken ölmeye daha yatkın olduklarını gösteriyor.


Döngüsel Ritimler


. Gün ışığı ve karanlığın günlük devrimi çerçevesinde evrimleşen döngüsel biyolojik işleyişlere döngüsel ritim deniliyor.




Nasıl yani???


. Sözünü ettiğimiz bu döngüsel ritimler dikkat ve uyarılmışlık seviyelerimizle ilişkili. Örneğin, kimimiz dikkatini gece daha iyi toplayabiliyorken kimimiz gün ışığında daha etkili çalışabiliyor. Neden dersiniz? Yanıt sizi çok da şaşırtmayacak. Uzmanların yaptığı araştırmalarda, içsel saatlerimizi kontrol eden bir takım sorumlu genler bulunmuş.












"Melatonin"in rolü ne?




. Döngüsel ritimlerin beynimizdeki sorumlu merkezi hipotalamus. Görüntünün gözümüze düştüğü bölge olan retinadan beynimize ulaşan ve yalnızca gün ışığı gibi kuvvetli ışıklara yanıt veren özel bir sinir yolu bulunuyor. Karanlıkta ise, beynimizin ortasında bulunan pineal bezi adına melatonin denilen bir hormon salgılıyor. Bu hormon hem uykuyu hem de cinsel uyarılmışlık seviyesini etkiliyor.


. Gece nöbeti gerektiren işler, döngüsel ritimlerde aksaklığa neden olduğundan kişide sağlık problemlerini tetikleyebiliyor. Her ne kadar kimileri bu aksaklıktan diğerleri kadar etkilenmiyor olsalar da huzursuzluk ya da çalışma veriminde düşüş gösteren kişilerde melatonin tedavisine gidilebiliyor.




Uykuya niçin ihtiyaç duyuyoruz?




. Bu sorunun yanıtına dair tartışmalar hala sürüyor. Ancak uykunun öne sürülen işlevlerini şöyle listeleyebiliriz:


1 Vücudumuzdaki biyolojik işleyişleri yavaşlatarak enerji korumak.


2 Beden ve zihnimizi yenilemek, büyümek.


3 Gün içinde öğrenilenlerle belleği güçlendirmek.


4 Bilinçaltımızdaki korku ve bastırılmış güdülerle yüzleşmek (Freudyen yaklaşım).


. Yalnızca bir gece uykusuz kalmış olmak bile ertesi gece uykuya hemencecik dalmamıza neden olabiliyor. Bunun nedeninin, uyanık geçen her saat beynimizin thalamus ve serebrum bölgelerinde sayısı artan adenozin isimli nörotransmitter olduğu düşünülüyor. Bu kimyasal beyinde uyarılmışlık yaratan sistemleri bastırıyor ve uzun süre uyanık kalan bedenin uykuya dalmasını tetikliyor.







Uykunun evreleri









EEG makinesi




. Uyku birbirini takip eden bir takım evrelerden oluşuyor. Bu evreler sırasında kişinin yaydığı beyin dalgaları EEG adı verilen makineler sayesinde ölçülebiliyor. Kişi uykuya daldığı andan itibaren uykusu giderek ağırlaştıkça, beyin dalgaları da yavaşlayıp daha ritmik bir durum almaya başlıyor.


. Uyanıkken beynimiz alfa dalgaları yayıyor.


. Uykunun Erken Evreleri:


Evre 1: Bu evre yalnızca birkaç dakika sürüyor ve bu süre içerisinde teta dalgaları gözlemleniyor. Göz hareketleri yavaşlıyor, kaslar gevşiyor, kan basıncı düşüyor ve kişi uykuya dalıveriyor.


Evre 2: Bu evrede tetaya göre daha yavaş ve geniş dalgalar olan K kompleksleri gözlemleniyor. Alfa aktivitesi sona eriyor.


Evre 3: Yavaş, geniş ve ritmik delta dalgaları gözlemleniyor. Delta dalgaları kaydedilen beyin aktivitesinin yarısını geçtiğinde kişi Evre 4'e giriyor. Kaslar gevşiyor, solunum yavaşlıyor, vücut ısısı düşüyor.







REM Dönemi: Hızlı göz hareketleriyle tanımlanan bu dönemde kişinin gözleri göz kapağının altından sürekli titriyor. REM dönemi başlı başına farklı bir dönem olduğundan ilk 4 evre REM dışı evreler olarak da anılıyor.




. REM döneminde ne olup bitiyor?


Otonom sistem faaliyetleri artıyor: Nabız ve kan basıncı yükseliyor, soluk alıp verme hızlanıyor, hem kadın hem erkeklerde birkaç dakika boyunca cinsel uyarılmışlık durumu gözlemleniyor.


Beyin dalgaları uyanıkken yaydığımız dalgalarla benzerlik gösteriyor: Bu da vücudumuz uykuda olsa bile beynimizin oldukça aktif olduğunu gösteriyor.


Rüya görüyoruz: Gördüğümüz rüyaların birçoğu REM dönemi rüyaları.


. Rüyalarımız neden bilim kurgu tadında oluyor?


Çoğumuz rüyalarımızda garip yaratıklar, günlük hayatta rastlamayacağımız türden ilginç hikayeler görürüz. Bunun nedeni, beynimizin mantıksal işleyiş ve kavramadan sorumlu tutulan frontal bölgesinin rüya görüyor olduğumuz sırada aktif olmaması. Rüyalarımızda yine oldukça duygusal hissetmemizin nedeni ise aktivite düzeyi oldukça yüksek olarak saptanan amigdala bölgesiyle bağdaştırılıyor.


Rüyalar hakkında.


. Psikodinamik Görüş: Freud rüyaların, bilinçaltımızdaki düşünce, his ve isteklerin su yüzüne çıkabildiği bir pencere olduklarını düşünüyor. Çocukluğumuza kadar uzanan ve bilinçaltımıza ittiğimiz, bastırdığımız ve kökeninde cinsel arzularla öfke barındıran bu his ve isteklerle rüyalarımız yoluyla yüzleşebiliyoruz. Freud rüyaları ikiye ayırıyor:


1 Gizil anlamlı rüyalar: Bu rüyalar sembolik anlamlar taşıyor ki Freud'a göre psikolojik yorumların bu rüyalar üzerinden yapılması gerekiyor.


2 Görünür içerikli rüyalar: Bu rüyalarsa günlük hayatımızda duyduğumuz, yaşadığımız olaylarla bağlantılı olarak gördüğümüz rüyaları oluşturuyor.


Psikodinamik görüşe göre, uyandığımız zaman rüyalarımızı unutuyor olmamızın nedeni bu rüyaların bizde kaygı uyandıran niteliklere sahip olması, haliyle uyanıkken onları bastırma eğiliminde oluyoruz.








. Bilişsel Görüş: Bilişsel görüş, rüyaların uyanıkken aklımızı kurcalayan kaygı ve düşünceleri içeren zihinsel işleyişlerin bir sonucu olduğunu düşünüyor.Diğer bir deyişle, rüyaların yalnızca bir düşünce biçimi olduğunu savunuyor. Öyle ki, rüyaların bazen gün içinde çözümünü bulamadığımız kimi soru ve sorunlara çözümler üretebileceğimiz dönemler olduğunu öne sürüyor.




Bilişsel görüşe göre rüyalar zihinsel gelişimle ilişki içerisinde.Yetişkinlerin rüyaları, çocuklarınkilere oranla daha karmaşık oluyor.







. Biyolojik Görüş: Biyolojik görüşe göre uyku, belleğin güçlendirilmesinde çok önemli. Öğrenilen yeni bilgiler uyku sırasında yeniden işlenip yorumlanıyor. Bu görüşe göre, REM dışı uyku sırasında bu yeni bilgiler yeniden gözden geçirilirken, REM sırasında da eski bellek silinerek yeniden yapılandırılıyor.


Meditasyon


. Meditasyon yapan kişiler derin bir sükunet içine giriyorlar ve günlük hayattaki bilinçli düşünce akışlarını değiştirebiliyorlar. Basit bir uyarana odaklanarak -ki bu genellikle nefes sesi gibi gözden ırak bir uyarıcı oluyor- normal bilinçli düşünce akışlarına engel oluyorlar.


. Meditasyon yoluyla kişi beyin dalgalarını değiştirebiliyor, kimi zaman uyku durumunda yaydığı dalgaları yayıyor. İşte bu yüzden de fiziksel koşulları normal bir insanı oldukça zorlayabilecek yüksekliklerde bile, soğuk havaya rağmen saatlerce meditasyon yapabiliyor.

TÜRK adının kökeni

TÜRK ADI

Türk Milleti'nin tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. "Türk" sözü tarihin en eski çağlarından beri kullanılıyordu ve belirli bir kavmin yada kavimler birliğinin adı olarak mevcuttu.
Türkler'in köklü ve çok zengin bir tarihe ve kültüre sahip olması nedeniyle birçok bilim adamı "Türk" adının nereden geldiği hakkında araştırmalar yapmış, bu araştırmalar neticeside Türk adı ilk defa MÖ. XIV. yy'da "Tik" vveya "Tikler" adıyla geçmeye başlamıştır. Diğer bir görüşe göre ise Türk adı MÖ. XIV. yy'dan öncede varolduğudur. Zira Türk ırkının tarihi insanlığın tarihi kadar eskidir. Bu gerçeği kavmi ve milli mitolojilerde ve tarihi oluşumlarda izaheden eski kayıtlarda görmek mümkün olmaktadır.
Türk ırkının çok eski olması nedeniyle Türk adının nerden geldiği hakkında birçok iddia ve görüşler ileriye sürmüşlerdir. Buna göre,

-Heredotos'un doğıu kavimleri arasında zikrettiği TARGİTAB'lar.

-İskit topraklarında doğdukları söylenen TYRKAE'ler

-Tevratta adı geçen Togarma'lar.

-Eski Hint kaynaklarında tesadüf edilen TURUKHA'lar veya THRAK'lar

-Esiki Ön Asya çivili metinleride görülen TURUKKU'lar.

-Çin Kaynaklarında MÖ. I.yy'da rol oynadıkları belirtilen TİK veya Dİ'ler
Bizzat "Türk" adını taşıyab Türk kavimleri olarak gösterilmektedir.

İslam kaynaklarında yer alan İran menşeli "Zend - Avesta" rivayetleri ile İsrail menşeli "Tevrat" rivatetleride Nuh Peygamber'in torunu olan Yafes'in oğlu "Türk" ile İran rivayetlerideki Feridun'un oğlu "Türac" vveya "Tur"un soyu türk adını taşıyan ilk kavim olarak gösterilmek istenmiştir.
"Avesta"da yer alan "Ebül Beşer"den (1) ,Cemil ve oğu Ferdiun'dan bahsedilmektedir. "Ferdidun ülkesi Salm, Irak ve Turak (Türk) ismindeki üç oğlu arasında pay etmiştir. Salma!a bugünkü İran ve havalisi, Irak'a bugünkü Irak ve havalisi ,Turak'a ise Orta Asya ve Çin havvalisi düşmüştür. Feridun ölünce Irak, Salm'a saldırarak İran ve havalisini almış,dahasonra Turak'a saldırmıştır.
Irak, Turak'ı yenememiş, savaş bunların torunlarına uzanan dek senelerce sürmüştür. Sonunda Turak'ın torunu "Afrasyap"(2) Irak torunun "Muncihir"i mağlup ederek Ceyhun nehri sınır kabul edilen bir anlaşma yapmıştır. Bu tarihten sonra ceyhun nehri doğusunda "TURAN", batısına da "İRAN" denmiştir.
Tevrat rivayetleride ise Nuh tufanından sonra Nuh peygamber dünyayı üç oğlu arasında pay etmiş.Yafes'e Orta Asya ve Çin ülkeleri düşmüş,Yafes ölürken tahtını sekiz oğullarından biri olan "TÜRK" e bırakmıştır.
Görülmektedirki Hz. Adem devrina yakın zamanlarda Turak(Türk)'den İran-Turan savaşlarından ve Alp Er Tunga gibi büyük bir Türk Başbuğunndan ve Saka İmparatorluğu Kağa'nından bahsedilmektedir. Yukarıda mitoloji ve tarihi kayıtlar içerisinde yer alan "Türk" kelimeleriden ,Türk adının nekadar eski olduğu ortyaya çıkmaktadır.
MÖ XIV. yy'da yer alna "Tik"ler ile dünyada mevcut olan medeniyetlerin en eskisi olan MÖ. VII. yy. da Orta Asya'da kurulan "Anav" medeniyeti de Türkler tarafından kurulmuştu. O halde Türkler MÖ. XIV. yy'da Tik'ler , MÖ. VII. yy'da Anavlar ,MÖ IV yy'da Sakalr ile tarih kayıtlarında yer almaktadır.
Türk kelimesinin yazılı olarak kullanılması ilk defa MÖ 1328 yılında Çin tarihide "Tu-Kiu" şeklinde görülmektedir.
MÖ. I yy'da Roma'lı yazarlardan biri olan Pompeius Meala'nın Azak Denizi kuzeyinde yaşayan halktan "Turcae" olarak bahsetmesi ile ilk defa yazılı olarak karşılaşıyoruz.
Türk adının tarih sahnesine çıkışı MS VI yy'da kurulan Kök-Türk Devleti ile olmuştur. Orhun kitablerinde yer alan "Türk" adı daha çok "Türük" şeklide gösterilmektedir. Bundan dolayı Türk kelimesini Türk Devleti'nin ilk defa resmi olarak kullanılan siyasi teşekkülün Kök-Türk imparatorluğu olduğu bilinmektedir. Kök-Türkler'in ilk dönemlerinde Türk sözü bir devlet adı olarak kullanılmışken,sonrada Türk millietini ifade etmek için kullanılmaya başlanmıştır.
MS. 585 yılında Çin İmparatoru'nun KÖK-TÜRK Kağanı İşbara'ya yazdığı mektupta"Büyük Türk Kağanı" diye hitap etmesi, İşbara Kağan'ın ise Çin İmparatoruna vverdiği cevabi mektupta "Türk Devleti'nin Tanrı tarafından kuruluşundan bu yana 50 yıl geçti" hitapları Türk adını resmileştirmiştir.
Kök-Türk yazıtlarında Türk sözü daha çok "Türk Budun" şeklide geçmektedir. Türk Budun'un ise Türk Milleti olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla türk adı bu dönemlerde bir topluluğun veya kavmin isminden ziyade ,siyasi bir mensubiyeti belirleyen bir kelime olarak görülmektedir. Yani Türk soyuna mensup olan bütün boyları ve toplulukları ifade etmek üzere milli bir isim haline gelmiştir.

İnsanlar niçin dondurularak saklanamıyor?

Tedavisi günümüzde mümkün olmayan hastaları ölmeden önce dondurup, teknolojinin gelişip, tedavi imkanlarının bulunabileceği ileriki yıllara kadar saklamak, bilim insanlarının üzerinde çok çalıştıkları bir konudur ve bilim insanlarını bu araştırmalara iten sebep kurbağalardır. Doğada bazı cins kurbağalar kış uykusu süresince donarlar; kalp atışları, nefes alışları ve kan dolaşımları tamamen durur.

Hatta aort damarları kesildiğinde bile kanama olmaz. Buzlar çözüldükten sonra, önce kalp atmaya başlar ve kurbağa hayata geri döner. Yapılan araştırmalarda kurbağaların aniden donmadıkları, 24 saat süresince kan ve hücrelerinin arasındaki su dondukça geriye donma noktası düşük bir tip antifriz çözelti bıraktıkları ve glikoz üretimlerini çok yükselttikleri tespit edilmiştir.

Oysa insanda bu oranda şeker yükselmesine mani olacak birçok mekanizma vardır ve iyi çalışmamalarının sonucu ise şeker hastalığıdır. Bir memelinin hücresinin dondurularak saklanabilmesi için, hücrenin içinde oluşan buzun en az seviyede olması gerekir.

Hücre içindeki suyun tamamen donması ölüme yol açar. Bunun için de dondurma işlemine hücre dışı sıvılardan başlanılmalı, sadece hücre aralarındaki ve kandaki su donmak, hücredeki zar ve proteinlerin yapıları bozulmamalıdır. Donmuş kan, besin ve oksijen taşıyamayacağından, metabolizmada ne gibi aksaklıklar görülebileceği hala bilinmemektedir.

Ayrı bir sorun da suyun donduğu vakit genişlemesidir. Bu yüzden kan damarları parçalanabilir, doku yapısı bozulabilir, hücre zarı yırtılabilir. Aslında artık günümüzde insanın yumurta hücreleri, sperm ve beyaz kan hücreleri, deri ve korneası dondurularak saklanabilmektedir. Ancak bunların hücre sayıları çok azdır. Nakil için böbrekler ve karaciğer buz içinde saklanır ama bunun da süresi en fazla 2-3 gündür. Üstelik bu organlar soğuk ortamda saklanmakta ama dondurulmamaktadır.

Halen bir organ bile dondurulup saklanamadığına göre, bütün bir vücudu dondurarak saklama konusunda bilim insanları pek iyimser değiller ama çalışmalar devam ediyor. Daha doğrusu insanı dondurup saklamak şüphesiz mümkün de, tekrar ısıtılıp canlandırmanın yolu henüz bilinmiyor.

Zamanda Yolculuk Mümkünmü ?

Zamanda yolculuğun, uzayda yolculuk anlamına gelmediği aksine" kendi içinde yolculuk" olarak düşünülmesi gerektiği yani zaman içinde ileriye ve geriye yolculuk yapılabileceği iddia ediliyor...



Bilim kurgu tutkunlarının değişmez rüyası olan zaman yolculuğu, günümüzde önemli araştırmalara neden oluyor. Bilimciler ve düşünürler, H. G. Wells`in öngördüğü bir tür zaman makinesinin yapılabileceğini varsayıyorlar, zaman içinde yolculuk fikri geliştirilirken yeni yaklaşımlar da ortaya çıkıyor.
Bütün bu varsayımlara karşı çıkanlar da var; beş dakikalık bir süre içinde yüz yıllık bir zaman dilimi aşılsa dahi yine aynı yerde kalınacağı söyleniyor. Einstein`in Görecelik Kuramı geliştirildikçe, zaman yolcusunun uzaydaki göreceli hareketi de zamanla eşit olacağından, zaman yolculuğunun yeni olasılıklara izin vermeyeceği belirtiliyor.

1949 yılında Kurt Gödel (altta), Einstein`in alan denklemlerini kullanarak, bir evren modeli tasarladı. Tasarım Einstein`inkine benziyordu ama Gödel`in yaklaşımında kozmolojik sabitlere negatif bir değer veriliyordu.


Gödel`in Evreni
1949 yılında Kurt Gödel, Einstein`in alan denklemlerini kullanarak, bir evren modeli tasarladı. Tasarım Einstein`inkine benziyordu ama Gödel`in yaklaşımında kozmolojik sabitlere negatif bir değer veriliyor (Einstein formüllerine göre evrenin genişlemesi durmuştu) ve kozmik bir
zamanın tanımlanması imkansızlaşıyordu. Çünkü yerel zaman gözlemcileri ile maddenin hareketi bir dünya zamanı içinde uyumsuzlaşıyordu. Modelin en inanılmaz yönü, varoluş kapanıyor, zamansal düğümler bir roketin gökte çizdiği yay gibi ancak yeterli eğimi çizdikten sonra, gözlemci geçmiş veya gelecekteki bir konuma gidip gelebilme imkanım bulabiliyordu. Her ne olursa olsun, dünyadaki herhangi bir konumda deneysel olarak varsayılan dönülebilir geçici bir dönem varoluyor ve eğer P ve O gibi iki hayali noktayı varsayarsak, P, O`dan önce geliyor ama daha sonra zaman çizgisi P ile O`yu birleştiriyor ve bu kez O, P`den önce geliyordu. İşte bu dönülebilir zaman çizgisi Wells`in rüyası olan zaman çizgisiyle eş değerdedir. Gödel`in evreni aslında yeterince tanımlanmış değildi ve sonuç olarak da zaman yolculuğunun imkansız olduğu sonucuna varıyordu. Kısacası, Gödel`in evreni imajinatifti, fiziksel olasılıklara dayanmıyordu.

Zaman yolcusu ne yapacağını çok iyi bilmelidir
G. J. Whitrow`a göre ise, kozmik rota yani dizinsel zaman akımı kuramı yerine kozmik zaman olayı düşünülmelidir. Radyasyonun temelinde bulunan mikrodalgalar kalıcıdırlar ve çoğulun tıpatıp örneğine sahiptirler yani bütünün aynısıdırlar. Whitrow söyle diyor; "Sonuç olarak, biz evrenin baştan beri homojen bir varoluş olduğu düşüncesindeyiz. Bu da kozmik zamanın varolduğunun güçlü bir kanıtıdır." Bu yaklaşım Gödel`in modeli ile uyumsuzdur. Zaman yolculuğuna izin verir ama yolculuğun fiziksel olarak yapılabileceği imkansız görünür. Her şeye rağmen zaman yolculuğunun imkansız olduğu düşüncesinin duygusal bir yaklaşım olduğu düşünülmektedir çünkü düşüncenin temelinde doğaya karşı gelmek vardır. Gödel rahatsızdı zira birisinin geçmise yolculuk yaparak, kendi gençliği ile karşılacağına inanıyor ve; "Düşünün ki, bu insanın anılarında bu durumu yaşadığı bulunmuyor." diyordu. Bu bakış açısı, kaderciliğin neden-sonuç ilişkisi inancına aykırıdır, bir anlamda yeni bir kaderin oluşacağı var sayılabilir yani kişinin yapacağı olacak olandır. Bu nedenle, Gödel`in endişelendiği gibi kişinin ne olduğunu hatırlamaması önemli değildir ama bu noktada dikkat edilmelidir ki. zaman yolculuğu varsayımına engel olan şey, kişinin kendisidir çünkü kendi kendisinden korkacaktır. Öyleyse zaman yolculuğunda geçerli kural ne yapacağınızı bilmenizdir.

Bir sinema izleyicisi gibi olabilecek miyiz?
Eğer Abraham Lincoln öldürüldügünde siz zaman içinde geriye dönüp, dondurma yiyorsanız, gelecek Lincoln öldürüldüğünde siz dondurma yediniz şeklinde oluşacaktır. Burada Lincoln`un ölümü ile sizin dondurma yemeniz arasında doğrudan bir ilişki yoktur. Çünkü dondurma yemeniz veya yememeniz Lincoln`un ölümünü etkilemez. Sonuç olarak bilimle felsefenin karşıtlığı, felsefe ile dinin karşıtlığını benzer ve ikilemler arasında destekleyici etkenler vardır. Bu yüzden dinsel kadercilik tartışması sonuçta zaman yolculuğunun takyonla yapılıp, yapılmayacağı sonucunu oluşturur. Geçmişteki olaylar, mantıklı olmayabilirler, öngörülmemiş bir olay yaklaşımı ile de değerlendirilemezler çünkü yapılmamış eylem ancak olasılıktır. Veya geçmişteki olayları değiştiremeyiz yaklaşımına girmemiz gerekir. Zaman yolculuğunu yapabilirsiniz ama müdahale etmeniz yasaklanabilir. Sessiz kalmanız gerekecektir. Zaman yolculuğu hakkında endişelerin azalması için belki de gerekli olan şey, ilahi bir bilgi ya da mantık ötesi bir bilgi kaynağının konuyla ilişkisi olduğunu varsaymaktır. Bu da bizi Tanrı inancına götürür veya Tanrı`nın neyi bildiği düşüncesine...


--Bir Solucan deliğinin içinden geçmek üzere olan uzay gemisi--

İşte beden dili sözlüğü!

Karşınızdaki insanın size aslında ne demek istediğini biliyor musunuz ?

Ondan hoşlanıyorsun... Onun da senden hoşlandığını düşünüyorsun ama davranışları pek birbirini tutmuyor, haliyle kafanın karışıklığı giderek artıyor.

Seni arkadaşı olarak gördüğünü söylüyor ama her fırsatta sana dokunmanın yollarını arıyorsa, beden dilini daha çok dikkate alman yerinde olur.

İşte sana davranışlarının gerçek anlamlarını çözmene yarayacak birkaç önemli ipucu.


Davranış1
İçine düşecekmiş gibi davranıyor. Gözlerinin içine bakıyor, konuşurken koluna dokunuyor.

Ne diyor?
Etraftan duyduğun kadarıyla her kıza bu şekilde davranan bir çapkın değilse bu, “Senden çok hoşlanıyorum, birlikte olmak için fırsat kolluyorum” demek.

Davranış 2
Seni sadece arkadaş olarak gördüğünü söylüyor ama hala gözlerinin içine anlamlı anlamlı bakıyor.

Ne diyor?
“Senden bir elektrik alıyorum ama arkadaşlığınızın bitmesinden çok korkuyorum, eğer bana bir ışık yakarsan, bir an bile beklemeden sana duygularımı açabilirim.”

Davranış 3
Seninle konuşuyor, flört ediyor ama çıkma teklifinde bulunmuyor.

Ne diyor?
“Kendimi sağlama almak istiyorum. Duygularımdan emin olmadan bir adım atmaktan çekiniyorum. Ayrıca senin benim hakkımda ne düşündüğünü tam olarak anlamış değilim.”

Davranış 4
Konuşurken gözlerini senden kaçırıyor, başka bir şeyle ilgileniyor.

Ne diyor?
“Şu anda sana doğruları söylemiyorum. Söylemeye de niyetim yok. Biliyor musun, gerçekten sıkıcı birisin, uğraşmam gereken başka işler var, beni meşgul etme. ”

Davranış 5
Karşılıklı otururken sürekli bacaklarını sallıyor, etrafını süzüyor, alakasız konulardan bahsediyor.

Ne diyor?
Aslında ne dediği çok açık ama anlamak istemeyenler için tekrarlayalım: Bu davranış, “Şu an burada olmak istemiyorum, söylediğin aptalca şeyler de beni hiç ilgilendirmiyor”un daha kibar halinden başka bir şey değil.
Haberin Okunma Sayısı: 205

Karşınızdaki insanın size aslında ne demek istediğini biliyor musunuz ?

Ondan hoşlanıyorsun... Onun da senden hoşlandığını düşünüyorsun ama davranışları pek birbirini tutmuyor, haliyle kafanın karışıklığı giderek artıyor.

Seni arkadaşı olarak gördüğünü söylüyor ama her fırsatta sana dokunmanın yollarını arıyorsa, beden dilini daha çok dikkate alman yerinde olur.

İşte sana davranışlarının gerçek anlamlarını çözmene yarayacak birkaç önemli ipucu.


Davranış1
İçine düşecekmiş gibi davranıyor. Gözlerinin içine bakıyor, konuşurken koluna dokunuyor.

Ne diyor?
Etraftan duyduğun kadarıyla her kıza bu şekilde davranan bir çapkın değilse bu, “Senden çok hoşlanıyorum, birlikte olmak için fırsat kolluyorum” demek.

Davranış 2
Seni sadece arkadaş olarak gördüğünü söylüyor ama hala gözlerinin içine anlamlı anlamlı bakıyor.

Ne diyor?
“Senden bir elektrik alıyorum ama arkadaşlığınızın bitmesinden çok korkuyorum, eğer bana bir ışık yakarsan, bir an bile beklemeden sana duygularımı açabilirim.”

Davranış 3
Seninle konuşuyor, flört ediyor ama çıkma teklifinde bulunmuyor.

Ne diyor?
“Kendimi sağlama almak istiyorum. Duygularımdan emin olmadan bir adım atmaktan çekiniyorum. Ayrıca senin benim hakkımda ne düşündüğünü tam olarak anlamış değilim.”

Davranış 4
Konuşurken gözlerini senden kaçırıyor, başka bir şeyle ilgileniyor.

Ne diyor?
“Şu anda sana doğruları söylemiyorum. Söylemeye de niyetim yok. Biliyor musun, gerçekten sıkıcı birisin, uğraşmam gereken başka işler var, beni meşgul etme. ”

Davranış 5
Karşılıklı otururken sürekli bacaklarını sallıyor, etrafını süzüyor, alakasız konulardan bahsediyor.

Ne diyor?
Aslında ne dediği çok açık ama anlamak istemeyenler için tekrarlayalım: Bu davranış, “Şu an burada olmak istemiyorum, söylediğin aptalca şeyler de beni hiç ilgilendirmiyor”un daha kibar halinden başka bir şey değil.
Haberin Okunma Sayısı: 205

Karşınızdaki insanın size aslında ne demek istediğini biliyor musunuz ?

Ondan hoşlanıyorsun... Onun da senden hoşlandığını düşünüyorsun ama davranışları pek birbirini tutmuyor, haliyle kafanın karışıklığı giderek artıyor.

Seni arkadaşı olarak gördüğünü söylüyor ama her fırsatta sana dokunmanın yollarını arıyorsa, beden dilini daha çok dikkate alman yerinde olur.

İşte sana davranışlarının gerçek anlamlarını çözmene yarayacak birkaç önemli ipucu.


Davranış1
İçine düşecekmiş gibi davranıyor. Gözlerinin içine bakıyor, konuşurken koluna dokunuyor.

Ne diyor?
Etraftan duyduğun kadarıyla her kıza bu şekilde davranan bir çapkın değilse bu, “Senden çok hoşlanıyorum, birlikte olmak için fırsat kolluyorum” demek.

Davranış 2
Seni sadece arkadaş olarak gördüğünü söylüyor ama hala gözlerinin içine anlamlı anlamlı bakıyor.

Ne diyor?
“Senden bir elektrik alıyorum ama arkadaşlığınızın bitmesinden çok korkuyorum, eğer bana bir ışık yakarsan, bir an bile beklemeden sana duygularımı açabilirim.”

Davranış 3
Seninle konuşuyor, flört ediyor ama çıkma teklifinde bulunmuyor.

Ne diyor?
“Kendimi sağlama almak istiyorum. Duygularımdan emin olmadan bir adım atmaktan çekiniyorum. Ayrıca senin benim hakkımda ne düşündüğünü tam olarak anlamış değilim.”

Davranış 4
Konuşurken gözlerini senden kaçırıyor, başka bir şeyle ilgileniyor.

Ne diyor?
“Şu anda sana doğruları söylemiyorum. Söylemeye de niyetim yok. Biliyor musun, gerçekten sıkıcı birisin, uğraşmam gereken başka işler var, beni meşgul etme. ”

Davranış 5
Karşılıklı otururken sürekli bacaklarını sallıyor, etrafını süzüyor, alakasız konulardan bahsediyor.

Ne diyor?
Aslında ne dediği çok açık ama anlamak istemeyenler için tekrarlayalım: Bu davranış, “Şu an burada olmak istemiyorum, söylediğin aptalca şeyler de beni hiç ilgilendirmiyor”un daha kibar halinden başka bir şey değil.

Kimilerinin Hayatı

Kimilerinin hayatında çocukluk yoktur. Kundaktan cepheye, beşikten harp meydanına inilir. Oyuncaklar yoktur, her şey sahici ve her şey öldürücüdür. Su tabancaları itibar görmez. Oyuncak tanklarla kimse oynamaz. Minik ellere sığamayacak kadar büyük, minik elleri donduracak kadar soğuktur oyuncak sıfatından mahrum silahlar.

Ne şımarılabilir, ne de şirinlikler kullanılarak şeker aldırılabilir. Şımarma hakkını kullanacakları bir baba yoktur, çocuklukları olmayan hayatlarında.

Kimilerinin hayatında barış yoktur. her şey zıddıyla bilindiği için, aslında savaş da yoktur. Hayat eşittir savaştır. Ne saat sesiyle, ne anne sesiyle, ne de mutfaktan gelen çay sesiyle uyanılır. Bir top güllesiyle bölünür uykular. Uyku demeye de yürek ister, zira kimilerinin hayatında uyku da yoktur. İki göz açımı arasında kalan zamana uyku denir. Sıcak yatak kavramı tanınmaz. Yastığın yumuşaklığı, yorganın rahatlığı bilinmez.

Kimilerinin hayatında oyun yoktur. Hep, bir gerçekle yüzleşilir. Şakası olmayan, sonunda kahkalar atılıp kucaklaşılmayan gerçeklerdir yaşananlar. Bütün körebeler katil, bütün misketler mermi, bütün futbol topları gülledir.

Kimilerin hayatında film yoktur. Hayat, bir savaş filmi sahnesidir. Vurulanların bedeninden çıkan kırmızı sıvı gerçekten de kan, ölenler gerçekten de ölüdür. Senaryo okunmadan yaşanır, ölüm yaşanarak yaşanır.

Kimilerinin hayatında ölüm vardır. Kapı komşusu değil, aile efradındandır. Hayatın kendisidir. Hayatın tanımına “son” olarak değil, hayatı oluşturan bir unsur olarak girer. Ve adı ölüm değil, şehadettir. Zira, “Onlara ölü demeyiniz” denmiştir.

Kimilerinin hayatında “sıcak,” ne bir yemeğin, ne de bir yuvanın değil, bir savaşın sıfatıdır. Bir merminin, bir bombanın, bir yangının kendisidir. Isıtmaz yakar, gülümsetmez ağlatır.

Kimilerinin hayatında “rahat,” iki hızlı kalp atışı, iki hızlı soluklanış arası zaman dilimine verilen addır. Ne istenir, ne umulur, ne de bulunur. Hayatla rahat arasında kafiye olmaktan başka bir ilişki bulunmaz.

Kimilerinin hayatında, insan olmanın değer görmek gibi bir sonucu yoktur. İnanmak ve sınanmak vardır; en zor şartlar altında bile inanmak ve kâğıdı hayat olan bir imtihanda sınanmak...

Kimilerin hayatında ihtiyarlık yoktur. Yaş kemale erip, bir köşeye çekilmek yoktur. Kundaktan cepheye, beşikten harp meydanına inildiği gibi, mezara da oradan gidilir. Yatağında ölmek yoktur.

Kimilerinin hayatında ölüm de hayat gibi bir başkadır. Çünkü, “Onlara ölü demeyiniz” denmiştir.

Murat Çetin

Kelebek Etkisi

Kelebek Etkisi

avucumun içinde çırpınmaktan yorgun düşmüş bir kelebek can çekişiyor.
insanım ya, hani her şeyin en iyisini düşünürüm; hemen müdahele ediyorum hayatına.topraktan,ait oldugu yerden koparıveriyorum onu hiç düşünmeden. aklımca ona güzel bir son hazırlıyorum;avuçlarımın içini.

hani ben insanım ya, hani herşeyin en iyisini düşünürüm;oturuyorum bir ağacın altına,avuçlarımı acıyorum, bakıyorum miniciğe... hareket yok... düşünüyorum; yaşamak hareket etmek demek midir? ölümünü kesinleştirmek için narin vücuduna dokunuyorum; hareket yok... bir kere daha anlıyorum yaşamak için hareket etmenin gerekli oldugunu.daha az evvel avuçlarımda çırpınan sen değil miydin diyorum? ses yok...

hayat serüvenin ne kadar kısa... güzelliğin anlık bir şey.oysa tırtılken kelebek olmak için mücadele vermiyor muydun? bütün caban bir gün için miydi?

bir gün...vay be..sen bir gün yaşamak için mücadele verirken, ben yetmiş sene yaşayabiliyorum. hangimiz şanslıyız, söylesene; bir güncük yasama hakkı tanınan sen mi, yoksa yetmiş sene yasayabilecek olan ben mi? söylesene daha mı mutluydun sen o bir gününde?

ben yarınımı hesaplamaktan anımı yaşayamıyorum, insanlık da öyle... büyük balık, küçük balığı yutuyor bizim burada... büyük büyük devletler var bir de onların gelecek kaygıları... öyle bir kaygı ki bu, dünyanın kendilerine yetmeyeceğini düşünüp küçük küçücük devletlerin topraklarına saldırıyorlar vahşice..gelecekleri, yarınları için yapıyorlar bunu. yarınları için savaşıyorlar, yarınları için ölüyor ve öldürülüyorlar... su sıkıntısı diyor biri, bir diğeri petrol diyor, yeraltı zenginlikleriyse çok önemli... insanlık yarınını düşünüyor, yarınları için kendi neslini öldürüyor..

ah minicik, söylesene şimdi ,hangimiz daha şanslıyız? yetmiş sene yaşayabilecek olan ben mi yoksa bir güncük yaşama hakkı bulunan sen mi?

Güzel sözlere ihtiyacımız var

Güzel sözlere ihtiyacımız var, içtenlikle söylenmiş güzel sözlere.
Evde esimize, çocuklarımıza; yolda komşularımıza ve hayatta ikinci kez karşılaşmayacağımız insanlara; is yerinde mesai arkadaşlarımıza; okulda sıra arkadaşlarımıza, hocalarımıza söyleyeceğimiz; sokakta kulak misafiri olacağımız, radyoda, televizyonda, sinemada dinleyeceğimiz; dinleneceğimiz sözlere ihtiyacımız var.
Sanki tiyatrodaymışız da, bir dünya klasiği oynanıyormuş gibi, özenle seçilmiş kelimelerle kurulu, sanatkâr hassasiyetiyle işlenmiş cümleler. Öyle cümleler ki, tiyatral olduğu kadar, hayatin içinden de. Her harfinde, her virgülünde, noktasında samimiyet yatıyor.
Güzel sözlere ihtiyacımız var, her zaman olmasa da arada. Herkesten olmasa da, bu konuda duyarlı olanlardan. Çok yüksek edebî zevkler içermese de, ruhumuzu okşayacak kadar.
Arada öyle şarkılar çalmalı, dinlerken dinleneceğimiz. Arada öyle sohbetler olmalı, içinde bulunmaktan zevk duyacağımız. Arada öyle sözler kulağımıza çalınmalı, mahallede oynayan iki çocuk arasında geçen, içimize küçük mutluluk tohumları serpmeli.
Hep bağırmamalı, bazen şiir gibi konuşmalı bir siyasetçi. Hep mevzuata dair resmî cümleler kurmamalı, bazen duygulu sözler etmeli bir hakim. Hep terli ve nefes nefese klişeler sıralamamalı, bazen de bir saire öykünerek konuşmalı bir futbolcu.
Hep küfür, hep bağırış çağırış, hep hakaret, hep aşağılama, hep sıradan cümleler olmamalı hayatımızda. Güzel sözler edebiyat ders kitaplarında, kütüphane raflarında, kitapçı vitrinlerinde, bilgisayarın c sürücüsünde kalmamalı. Hayata akmalı. Hayatin bir parçası olarak yerini almalı.
Onu alaycı bir çok bilmişlikle değil, bilgece bir memnuniyetle karşılamalıyız. Mutlu olmaya dair, reklamların, stratejik raporların, parti programlarının, bilim adamı tezlerinin söylediklerinin haricinde bir şeylerin daha olduğunu bilerek, katmalıyız diğer cümlelerimizin arasına.
Yastığımızın altında saklayıp, evden çıkarken beraberimizde götürmeli ve çalınsa dünyamız yıkılacak bir eşya gibi yanımızdan hiç ayırmamalıyız.
Çünkü güzel sözlere ihtiyacımız var, güzel ve samimi sözlere.

Murat Çetin

Kalem & Kağıt

Kalem & Kağıt


Kalem, uzun zamandır kağıda hasretti…Elinde olsa, tek başına ayakta kalabilse bir saniye bile düşünmezdi.Tüm güzellikleri yazıp kağıda,ona olan sevgisini anlatırdı.Ne yazık ki hayatları bir başkasının yönlendirmesine bağlıydı.Hem kendi yaşamlarını hem de sahiplerinin yaşamlarını taşımak ağır geliyordu.Ortada tek bir sahne vardı ama oynanan iki oyun…Kalem ve kağıdın oyununu sadece çok hissederek izlerseniz görebilirdiniz.O kadar derindeydi yaşantıları…

Kalem kimi zaman hiç istemediği acıları, ayrılıkları, ölüm haberlerini yazmak zorunda kalıyordu kağıda. Kimi zamansa büyük bir aşkın mucizelerini ya da birilerini büyük bir başarıya götürecek antlaşmaları yazıyordu. Kalem tüm bunlardan etkilenmemek için önce acımasız olmayı öğrendi.Ama sadece olaylara karşı bu zırhı kullanacaktı; asla kağıda karşı değil…

Fakat uzun zamandır kalem kağıda dokunmamıştı.Sahibi nedense en son yazdığı mektuptan sonra bir daha eline almamıştı kalemi. Kalem, o günü çok iyi hatırlıyordu. Ne kadar katı olmaya çalışırsa çalışsın bu mektuba dayanamamıştı çünkü ve her kelimesini hafızasına kazımıştı.

"Umut etmek bu saatten sonra sadece zavallılık olur biliyorum.Bu durumda ben duvarların içinden rüzgarın ve güneşin geçip gelmesini bekleyen bir zavallıyım." demişti sahibi mektubun bir yerinde. Kalem bu cümlelerden derinlemesine etkilenmişti. O da umut ediyordu kağıda sonsuza dek kavuşacağı günü…Sanki sahibi ile yaşamları paralel ilerliyordu.Aynı acı, aynı yokluk, aynı umutsuzluk…Ama dayanmalılardı; nasıl olsa bir noktada ışık onları yeniden bulacaktı.

Günler geçti…Kalem artık tükenmeye, kağıtsa sararmaya yüz tutmuştu.

Umutsuzluk sahnedeydi işte…Yalnızlık ve korkular belirmişti arkasındaki karanlık perdede.

Derken bir gün kalem apar topar uyandırıldı uykusundan…Tozlu raftan onu alan el sahibinin değildi ne yazık ki. Ters giden bir şeyler olduğu kesindi.

Birden adam yazmaya başladı hoyrat elleriyle…Kağıda kavuşmasını bile kutlayamayan kalem, onu yıprattığı için utandı kendinden. O böyle hayal etmemişti bir sonraki buluşmalarını.

Sonra birden ister istemez yazılanlara odaklandı kalem…Hiçbir şey bunca canını yakmamıştı…

"Bayan ………….; size bu satırları yazmaktan büyük bir üzüntü duyuyorum. Fakat şu sıralar evinde ölü bulunan Bay ……………….., bıraktığı mektupta adınızdan oldukça sık söz etmiş. Size ait bir takım eşyaları gelip almanız için. bir an önce haber vermeyi uygun gördüm. Saygılarımla…"

Nasıl olabilirdi….Nasıl bu kadar çabuk pes edebilirdi sahipleri? Ve O, gözlerinin önünde ölürken onlar nasıl fark etmemişlerdi…

Koskoca bir çınara benzeyen köklü bir aşk, ölüme yenik düşmeli miydi?

Kalem kağıda sessizce veda ederken üzerine damlattığı mürekkep lekesini sahibinin gözyaşlarına benzetti…Anladı ki yaşamları gibi sonları da aynı paralellikte uzanıyordu gökyüzünde…

Ve Kağıt gitti,

Ve Kalem öldü bir anlamda; “susarak”…

Korkma!!!

Kork-ma!

Depremden korkma! Ayakta kalamıyorsan, düşüp yaralanıyorsan, sarsılıyorsan küçük darbelerle; senin depremin budur. Kendi depreminden kork!
Fırtınadan korkma! Senin fırtınan, savrulmasıdır benliğinin meltemlerle; çarpmasıdır ruhunun bir üflemeyle, duvarlara, taşlara! Sen fırtınadan korkma, fırtınandan kork!
Karanlıktan değil, hayatı sorgulayamamaktan, sorgulayıp işin içinden çıkamamaktan kork. Kendi karanlığından kork: Beynini kemiren düşüncelerden, kalbini kıran sevgi ve nefretlerden, dününü bilmemekten, yarınını görememekten, bugününü anlayamamaktan kork.
Ölümden korkma! An çöplüklerinden, kelime mezarlıklarından, sevgi yığınlarından, yaşayan ölü olmaktan kork!
Fakirlikten korkma! Sorulara cevap bulamamaktan kork! Ömrü anlamlandıramamaktan, yaşamayı kıymetlendirememekten, dostluğu dostluk, kardeşliği kardeşlik gibi yaşayamamaktan kork!
Kıştan korkma, ruhunu ısıtamamaktan kork! Selden korkma, yanaklarını ıslatamamaktan kork! Yarından korkma, bugünden ve şu andan kork!
Kaybetmekten korkma, kaybolmaktan korktuğun kadar; unutulmaktan korkma, aklından bir an bile çıkarmaman gereken şeyleri unutmaktan korktuğun kadar; ihanete uğramaktan değil, ihanet etmekten; vefasızlıktan değil, vefasızlık etmekten; anlaşılmamaktan değil, anlamamaktan kork!
Yorulmamaktan kork, yorulmaktan değil! Uykudan kork, uyuyamamaktan değil! Savaştan korkma, savaşamamaktan kork!
Eksiklerden değil, tamamlayamamaktan; yanlışlardan değil, düzeltememekten; yanlış yola girmekten değil, dönememekten kork! Boşlukların içine yerleşmesinden kork, boşluklardan değil!
Hayâl et; hayâletten, hayâllerinden ürkme; hayâlsizlikten, hayâl edememekten kork!
Yanlış insanlardan değil, yanlış insan olmaktan; yalnızlıktan değil, yalnız olduğunu zannetmekten; sözlerden değil, gözlerden kork!
Ve bütün bu korkularını koy üst üste. Ve bütün bu korkularına bir bak. Korkularından değil, korkularını gidermek için hiç birşey yapmamaktan kork! Hiç birşey yapmıyor, yapamıyorsan korkularından değil, kendinden kork!
Kötülükten değil, kendi kendine yaptığın bu kötülükten; yalnızlıktan değil, seni herşeyden korkan bir “ben” yapan bu halet-i ruhiyeyle başbaşa kalmaktan kork!
Korkularından ve anlamsız, zamansız, yersiz cesaretlerden kork!

Hangi senaryo uygundur ayrılığa

Giderse ne yaparım onsuz diye düşünürsünüz de içiniz ürperir bazen.O an düşüncenize belli belirsiz gri,keyifsiz hayaller dolar gidişine dair .Öyle ya herhangi biri değildir O .Öyle el sallayıp gönderecek değildir ruhunuz sevdiğini.En ağır ayrılık sahneleri canlanır gözünüzde.Koca koca damlalar büyük bir ordu olup hazırola geçmiştir bile.İsyanlar aşmıştır çoktan dilinizi de şarkılara,şiirlere konu olmuştur duygularınız..Dünya durmuştur hatta durmadıysa yakar,yıkarsınız dünya denilen bu boş küreyi.Öyle ya O'nsuz koskoca bir boşluk değil midir herşey?.Varsın bitsindir,varsın batsındır işte !...

Giderse eğer birgün haşmetli olmalıdır ayrılık .Hani aşkınızın kıyameti gibi !Giderse öyle hemen dinmemelidir yağmurlar,mümkünse bir daha gökkuşağı filan da doğmamalıdır ardından.

Giderse bir gün küsersiniz herşeye,herkese,yüreğinize,sev ginize...Her dem sonbahar olur dünya.Her dem ayaz geceler...

Giderse öyle üç beş gün yetmez unutmaya.Sahi neredeydi fotoğrafları? Kaç defa bakar , ağlaya inleye geceleri sabahlara kaç defa uykusuz eklersiniz?

Giderse...giderse...

Oysa ki hiç bir sevgi haber vermez gideceğini.Plan program yaptırmaz düşüncenize.Belki bir kaç ayrılık sinyali vardır ama.Hiç bir seven görmek istemez O güneşin batışını.Ayrılık anı yaşanana dek hiç bir yürek kabullenmez bittiğini...Ve gittiğini...Unuttuğunu...Kabul lenmez hiçbir duygu gerçekten gitmek istediğini.Dünyanızdan,hayatın ızdan silinmek istediğini anladığınızda hiç bir senaryo uygun değildir yaşadığınız ayrılığa.Ve hiçbir rol bu denli size özgü olmayacaktır.Çıkarıp atana dek bu kırgınlığı bir tek siz varsınızdır bir de her an kırılan paramparça yüreğiniz...Gerisi kuru gürültüdür özetle...

Bir hikayeniz var mı?

Herkesin bir hikâyesi olmalı, ama herkesin. Uzun ya da kısa bir hikâye.
Olmayanlara hikâyeler yazılmalı. Az yaşayanların öyküsü kısa, çok yaşayanlarınki bomboş olmamalı. Ne tamamen trajedi, ne tamamen komedi. Tam bir dram olmalı: Hüzünlü satırlar, komiklere galebe çalmamalı. Düşünceli cümleler kurulmalı, en anlamsız görünen yerde bile. İnsanı canevinden vurmalı bu cümleler. Geriye dönüp baktığında altı çizili satırlarla karşılaşmalı insan. Hikâyesini unutmamalı.
Sağlam diyaloglar bulunmalı hikâyede. Monolog gibi değil, diyalog gibi diyaloglar. Dinlenen ve cevap verilebilen yahut cevap bile verilemeyen. Susmalar bile çok şey anlatmalı, üç noktalara çok şey sığmalı. Her okuyan anlamalı, ama her okuyan kendi seviyesine göre başka şeyler anlamalı.
İnsan bu hikâyenin kahramanı olmalı, ama sırf bir hikâyede yer alıyor diye değil, gerçekten bir kahraman olmalı. Hayat değilse bile mutlaka birşeyleri kurtarmalı. Gittiğinde birşeyler eksilmeli, geldiğinde birşeyler tam olmalı.
Herkesin bir hikâyesi olmalı. Hikâyesi olduğunu bilmeli. Başka hikâyelerde yan unsur olmaktan çıkıp kendi öyküsünü yaşamalı. Sağlam bir karakter çizmeli öyküde. Öyle, yalpalayıp durmamalı. Başka öykülerden kopya çekip durmak yerine, kendi orijinal hikâyesini yazmalı.
Her sayfasında farklı bir tad bulunmalı, kendini tekrar etmemeli. Her kelimesinde bir anlam bulunmalı, insanları boşu boşuna meşgul etmemeli. Her soru işareti gerçek bir soruyu sormalı. Cevabını vermese bile, cevap düşünmeye zorlamalı okuyanı. Her ünlemi gerçek bir şaşkınlığı barındırmalı. Hiçbirşeyi normal/tabi karşılamamalı insan. Daima şaşırabilmeli.
Lüzumsuz konuşma çizgileri olmamalı, lüzumlu olduğunda ise mutlaka çizilmeli. Hatalar yapılınca üstü çizilip, yeni bir sayfa açılmalı. Bir solukta okunmalı, asla sayfanın köşesi katlanıp daha sonra okunmak üzere bırakılmamalı. O kadar akıcı olmasına rağmen, akıp gitmemeli, insanın aklında durmalı. Aklında dururken kalbine akmalı.
Herkesin bir hikâyesi olmalı. Uzun koşular içinde biraz nefes alan, kısa dinlenmeler içinde kendini dinleyen, bittikten sonra değil, daha yazılırken okunan bir hikâye.
En güzel yeri 'son'u olan bir hikâye.

Kırılma noktası

erkeklerin gözyaslarına boguldukları anlar
Kadınlar kadar kolay olmasa da erkeklerin de üzüntülerine yenik düştüğü bir kırılma noktası var. Ve işte o noktada en maço geçinenin bile kendine hakim olması söz konusu değil...
“Onun ağladığını rüyamda görsem inanmam” mı diyorsunuz ? Bu kadar iddialı konuşmayın çünkü biz kadınlar görmesek de, duymasak da erkekler ara sıra ağlarlar. Fakat onların ağlama sebepleri bizimkilerden oldukça farklıdır. Biz üzüldüğümüz, kırıldığımız ya da duygulandığımızda gözyaşlarımıza hakim olamazken onlar öfke, hırs ve aşırı heyecan yüzünden ağlarlar. Bir de çözüm ellerinde olmadığında...

Tuttukları takım kaybettiğinde:
Erkekler takımları yenildiğinde, hele de şampiyonluğu burun farkıyla kaçırdıklarında ağlamayı bırakın, ağıt bile yakabilirler. Çünkü futbol onlar için hayati bir önem taşır ve işin kötüsü, yapabilecekleri hiçbir şey yoktur. Bu da onların korkunç bir hırsa kapılmalarına, dişlerini ve yumruklarını sıkmalarına hatta gözlerinden yaşlar boşanmasına neden olur. Söylediğime inanmıyorsanız, onunla bir maça gidin ve takımının kaybetmesini dileyin. Eğer kaybederlerse, sadece sevdiğiniz erkeğin değil, bütün bir erkek güruhunun nasıl toplu halde ağlayıp dövündüğünü göreceksiniz.

Baba olduklarında:
İstediği kadar soğukkanlı görünsün, hiçbir erkek küçücük bir bebeği olduğunu öğrendiğinde kendini tutamaz. O artık bir babadır, çocuğuyla yapacaklarının hayalini şimdiden kuran bir baba... Bebeğini, kendisinin bir parçası olan bu minicik varlığı gördüğü zaman sevinçten gözyaşlarına boğulur. Ayrıca size küçük bir sır vereyim; bilinçaltında da olsa her erkekte bir çocuğun soyunu devam ettirecek olmasının yarattığı gizli bir mutluluk vardır. Yani sevinç gözyaşlarında bu mutluluğun payı da büyük...


Terk edildiklerinde:
Kendi deneyimlerinizden yola çıkarak terk edilme acısının sadece kadınlara mahsus bir şey olduğunu düşünüyorsanız, emin olun çok yanılıyorsunuz. Erkeklerle aramızdaki tek fark şu: Biz acımızı daha uluorta yaşıyoruz. Terk edildikten sonra dostlarımızın yanında da çekinmeden gözyaşı dökebiliyor, üzüntümüzü yakınlarımızla paylaşabiliyor, böylelikle aslında acımızı çok daha kolay ve çabuk atlatmış oluyoruz. Fakat erkekler, bu konuyu kimseyle doğru dürüst konuşamıyor. Konuşamadıkça da yüreklerindeki sıkıntı büyüyüp bir taş kadar ağırlaşıyor ve onların yalnız kaldıklarında ağlayıp rahatlamaya ihtiyaç duymalarına neden oluyor.

Köpekleri öldüğünde:
O güçlü ve sadık hayvanın, hayatta onları kayıtsız şartsız seven tek varlığın ölmesi, erkekleri perişan edebiliyor. Çünkü erkekler, hayvanlarını kaybettiklerinde kendilerini çok yalnız hisseder, en yakın ve vefalı arkadaşlarım kaybettiklerini düşünür ve özellikle gecenin karanlığında sevgili köpekleri gelip ayak uçlarına yatmadığı zaman acı gerçeği bir kez daha idrak edip ağlarlar.

İşlerini kaybettiklerinde:
Erkeklerin işlerini kaybetmeleri, hayatlarında çok ciddi sarsıntılara yol açar. Kariyer yapmak için gecesini gündüzüne katan, tamamen kendi azmiyle yükselen bir erkek çok sevdiği işinden olduğunda, rahatlıkla ağlayabilir. Üstelik bu gözyaşlarının içinde geleceğe yönelik kaygılar, bir evin ve ailenin sorumluluğu, yeni bir iş bulmanın zorluğu, başlanan yere geri dönmenin ve verilen emeklerin boşa gitmesinin üzüntüsü de vardır. Dolayısıyla herhangi bir sorun karşısında kendilerini tutmayı başarsalar da erkekler işten kovuldukları zaman uzun bir süre bunalıma girerler.

Harflerin İhaneti

Harflerin İhaneti!....
Evet, Türkçe min en güzel 29 sesli, sessiz, ünsüz ünlü ve popstar yarışmalarının en star harfleri, kimi zaman yozlaşmışlıklar içinde "küfür" oldun sayfalarda kimi zaman "sevgi" dedin güzel bir söz oldun, kimi zaman "şiir" kimi zaman özlü bir söz oldun. Bazende tarihi anlaşmalar oldun kağıt üzerinde, yada elimizdeki pankartlarda söyleyemediğimiz sloganların haykırışı.

Ama biz sizleri ilkokul sıralarında tanıdık ilk, sonra tanışma faslı bitti matematiğe bile döktük sizleri tektek ve lise ye geldik, baharla birlikte aşklarımız başladı, zaten en güzel günler değilmiydi yaşadığımız lise aşkları ve sevgiliye yazılan kurşun ağırlığında tatlı kurşun kalemli sözler? Defterlerimizde bir harf kalabalığından oluşmuş şiirler, ve o şiirler bazen ihanet eder aslında asıl ihanet eden şiirler değildir "harfler" iki kelimeyi bir araya getirip yazamayız "seni seviyorum" içi dolu ama sadece 13 harfden oluşan iki kelime anlatır aslında tüm derdini senin, neden bu kadar sorunlu olduğunu neden bu kadar korktuğunu ve sevgilinin karşısında neden bu kadar zayıf olduğunu.

Sanki şimdi lise li saf aşık oluşumuzdan çokmu farklı durumdayız kaçınız korkmadan "seni seviyorum" diyebiliyor ki? Bilirsiniz filimlerin başrol oyuncuları vardır esas oğlan ya fimin arasında "seni seviyorum" der, ya da ölürken "seni her zaman sevmişdim" der,

Ama ben hayatımın filminin başrol oyuncusu,
Seni sevdiğimi hayatımın son anında yada filmimin ortasında değil,
Şimdi söylüyorum sevgimiz başlamışken daha çocukca gülüşmelerimiz,
Birbirimize bakarken içimizin erimeleri başamışken söylüyorum,
Harfler bana ihanet etmiyor bu sefer bir çırpıda o 13 harf bir araya gelip yazdırıyor kendini kurşun kalemimle kurşundan ağır bir sözü kurşundan sert yüreğine

"Seni Seviyorum"

hiç , bir limana sığındınız mı?_

Bazen sıradan yaşamlarımızda olmadık telaşlarla karşılaşır, olmadık insanlara gereksiz kızgınlıklar hisseder ve sadece kendimizi yıpratırız. Bazen, aslında hiç de ummadığımız, hiç düşlemediğimiz sahte oyunlarda rol aldığımızı görür, kendimize sitem eder dururuz akıp giden zaman boyunca. Bazen yalnızlığımıza ağlar, ağlarken sadece aynalarla paylaşırız o hiç kimsenin duymadığı yüreğimizin sessiz yakarışlarını.

Hüzün çöker üzerimize. Hani durup dururken ağlamak ister ya insan, işte öyle. Çocukluğumuza dönmek isteriz. Şımarık, sorunsuz ve sorumsuz yıllarımıza. veee.... Çabucak büyümek istediğimiz zamanlarımıza. Ağladığımızda kimsenin bizi kınamadığı zamanlara. Sadece basit yalanlarla, ama çok küçük yalanlarla kandırdığımızı sandığımız sevdiklerimizin, aslında bizi kandırıp oyaladıkları yıllara. Utanmadan ağladığımız, ağladığımızda teselli edildiğimiz ve gözyaşımızı sildirdiğimiz o sıcacık yıllara.

Bazen, büyümeseydim keşke dediğimiz zamanlarımız olur. Biliriz, yarın güneş doğduğunda, olağan yaşamlarımıza geri döneceğiz. Günlük kaygılarımıza, telaşlarımıza yeniden başlayacağız. Ve akşam gün battığında karşıki dağlar ardından, çoğu zaman olduğu gibi yenibaştan yaşayacağız kendi hüznümüzü. Bu döngü hep böyle sürüp gidecek. Fakat en azından dostlarla paylaşmanın buruk sevinci olacak yüreklerde. Ne kadar hüzün yaşarsak yaşayalım, hoş tatlarda olacak yaşamlarımızda elbette. Bir ağacın üzerinde, masum gelin duvağını anımsatırcasına bize göz kırpan çiçeklere bakarken umutlanacağız hayata dair. Uzak diyarlardan alacağımız bir dost sesi ferahlatacak kalbimizdeki sızıyı. Ve anılar defterinde gizli kalmış bir ses bölecek yaşamımızdaki hüznü coşkuyla. Siz hangi anıda unutulmuş bir sessiniz? Hangi tozlu rafta kaldı bir zamanlar yüreğiniz düşünün. Cevabı bulabilirseniz eğer, bilmelisiniz ki o anı hatırlanmak istiyordur. Hadi hatırlatın, hatta daha fazlasını bile yapın. Bir zamanlar sığındığınız limanları düşünüp o limanlara kısa yolculuklar yapın. Göreceksiniz ki o limanlarda sizi asla unutmayan sıcak bir yürek mutlaka bekliyor.

İnsanın her zaman sığınacak liman bulması biraz şansa bağlı. Peki siz hiç, bir limana sığınmadınız mı? ·

Anan Yahşi,Baban Yahşi...

Geçenlerde bizim akıl doktorunu ziyarete gittim. Bir ara:
-Sana bir fıkra anlatayım ! dedi . Delinin biri öbürüne sormuş:"Neden anafor var da babafor yok?"
Eve geldim . Aklımdan hep anaforla babafor ve babafingo ile anafingo !... Bir de delilik bulaşıcı hastalıklardan değildir derler . İnanmayın! İnsanın başına bir saçma musallat olmasın, bal gibi saçmalamaya başlıyor .
Zaten delirmek kolay , ama saçma bulmak zormuş . Hamdolsun , ben onun zorluğunu da çekmedim . Önce nelerin anası var da babası yok. Onu düşünmeye başladım :
Anadolu var babadolu yok
Anafarta var babafarta yok
Anamur var babamur yok
Anneanne var babababa yok
Anavatan var babavatan yok
Anadili var babadili yok
Anasütü var babasütü yok
Haydi , buna elbette olmaz diyeceksiniz . Ana caddeye ne buyrulur?... Ana cadde var da baba cadde yok!...Yalnız o değil, ana hat var baba hat yok . Anayasa var babayasa yok .
Ana kuzusu deriz de baba kuzusu demeyiz .
Anam ağladı deriz de babam ağladı demeyiz . Bir şeye şaştığımız zaman vay anasını deriz de nedense vay babasını demek aklımızdan bile geçmez .
Meğer dünya analar dünyasıymış . Bu ne saltanat?...
Faize yatırılan paraya bile anapara diyorlar. Keskin zekasıyla göze çarpa kimselere de anasının gözü derler . Fakat kimse babasının gözü demez!!!
Anasından doğduğuna pişman , anasından emdiği süt burnundan gelmiş …. Görüyor musunuz hep ana hep ana!!... Evlenecek kimselere bile öğüt şöyle:Anasına bak kızını al ,kenarına bak bezini al!
El oğlu ne acayip?!.. Bir güzel yemek görünce vay anam vay biye feryadı basar. Fakat , ancak hayret ettiği zamanlarda vay babam vay der!!..
Babalar çocuk doğurmadığı için anadan doğma deyimi yanında bir de babadan doğma deyimi bulunmayışını haydi hoş görelim . Donanmada ana gemi bulunup da baba gemi bulunmayışına ne dersiniz . Bizim emekli Yavuz’a baba gemi lakabı yakışmaz mıydı?
Zaten haksızlık bu kadarla bitmiyor. Masallarda bile dev anası var, fakat dev babası yoktur .
Hıristiyanların bile Meryem anası var , fakat Meryem babası yok.
Düşündükçe insan çileden çıkıyor :
Anason var babason yok, Ananas var babanas yok . Analiz var babaliz yok. Anatomi var babatomi yok . Anahtar var babahtar yok . Anarşi var babarşi yok .
Ee..h!.. Bu doktor bana zorla keçileri kaçırtacak! Kimin anası var babası yok onunla mı uğraşacağım?
Aklımdan anaları atmaya çalıştım . Gelgelelim bu kez de babalar hücuma geçti .
Babaeski var anaeski yok. Babacan var anacan yok . Babayiğit var anayiğit yok. Baba inciri var ana inciri yok . Vapur iskelelerinin bile babası var anansı yok!..
Bunlar aklıma geldikçe ferahladım . Analardan öç alıyordum .Artık analara karşı epeyce bir zafer kazanmıştım . Topuna birden .
Oldukça kuvvetli bir kriz geçirmiştim. Doktoru çağırmışlar. Vay babam vay, vay babam vay . Bu doktor babasının hayrına gelmez !.. Vay dokuz babalı herif vay .
Ev derseniz ana baba günü . Yahu ne üstüme varıyorsunuz . Ben de ana baba evladıyım . Ah rahmetli babaannem olsa şimdi beni kucağına alır, masal anlatırdı .
Doktor durumu sordu:
Hiç!.. dedim. Ana baba sorunu .
-Ne olmuş ana babaya?..
Kiminin anası var babası yok; kiminin de babası var anası yok .
Doktor çok tuhaf bir adam Acılarımı anlamamış gibi güldü:
Aldırma dedi. Anasız babasız değilsin .
Uzatmayalım bütün ev halkı doktorla ağız birliği edip ; Rahatsızsın biraz dinlenmen lazım !
Diye tutturdular. Önce kabul etmedim . Gitmem ben deli değilim tımarhaneye gitmem! Diye bar bar bağırdım . Ama çok yalvardılar . Anan yahşi , baban yahşi diye zorla kandırdılar .Geldik işte!...

Olgunluk

Olgunluk

.......20 li yaşlara kadar iyilikle kötülüğün ülkesi, kalın sınır çizgileriyle ayrılıyor birbirinden. Sıkı dostları ve düşmanları oluyor insanın. Onları ölesiye seviyor yada ölesiye nefret ediyor onlardan.

30 larında yalanı hakikatten ayırt etmeye başlıyor. İyi sandıklarının hıyanetiyle tanışıyor, sırtında dost işi hançer darbeleriyle; ve en kötü zannettiği şefkatle imdadına yetişiveriyor.

Zaman kanatlanıp da 40 yaklaştığında insan, iyiyi kötüden ayıran hudut çizgilerini birbirine karıştırıyor. İyilere nakşolmuş kötüyü ve kötülerin içindeki iyiliği de keşfediyor ademoğlu. Anlıyor ki, iyi insan/kötü insan yok; insanın içinde iyilik ve kötülük var, kötüyle iyi panzehiri değil birbirinin; kan kardeşi. İyilerle kötüler çekiştirmiyor ipi. İyilik ve kötülükten örülmüş ibrişimin kendisi.

Bunu anlayınca şaşmıyorsun nefretin birden şehvete dönüşmesine; acı girdaplarının içinde hazzın raksetmesine. Tevazula gurur, haysiyetsizlikle onur el ele yürüyor. İnsan, şuuraltındaki isyankarla sahtekarı, günahkarla tövbekarı bir arada fark ediyor. Benim, hükmeden ve boyun eğen, zulmeden ve acı çeken. Bunca şiddet kadar onca merhamet de benim eserim. Minneti nefrete, korkuyu cesarete, zaferi hezimete bulayan benim. Kundak bezime tıpatıp benziyor kefenim, hayatım muhteşem ve sefil, mağrur ve rezil, hayasız ve asil.

İşte bu keşif kolaylaştırıyor yaşamı.. Anlıyorsun ki toplumlar gibi insanlar da kanlı iç savaşlarına borçlu ilerlemesini..

O zaman , iyileri kötülerden ayırmak gibi nafile bir uğraşı bırakıp -başta kendin olmak üzere- insanların içindeki iyiliğin peşine düşüyorsun; kıymet bilmeyi ve -yine başta kendin olmak üzere- herkesi hoş görmeyi öğreniyorsun.

Tükendikçe pahalanıyor zaman; günler azaldıkça uzuyor. Saçların gibi, seyreldikçe değerleniyor dostların. Günahları ve zaaflarıyla da övünüyor insanlar; sevapları ve zaferleri kadar.

Önemli değil kaç kez yenildiğin; önemli olan, kaç yenilgiden sonra yeniden doğrulabildiğin.

Bu paramparça ruhlardan, çelişkili duygulardan, çatışmanın açtığı yaralardan mucizevi bir ahenk çıkıyor ortaya ki olgunluk diyorlar adına.....

Can Dündar

İnsanin Olması Gereken Davranışları

Kaliforniya'da Long Beach şehrindeki Eyalet Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak ders verirken, aynı sömestrde benim iki dersimi alan bir kız öğrencim dikkatimi çekmeye başlamıştı. Bu genç bayanın şu özelliklerinin farkına varmıştım: Her şeyden önce çok güzel bir kızdı; gözüm gayri ihtiyari ona gidiyordu. İkinci olarak çok iyi bir öğrenciydi; bütün sınav ve ödevlerde en yüksek notu o alıyordu. Ayrıca, çok hanımefendi, çok nezih bir kişiliği vardı. Bölümün bir pikniğinde kız öğrencimin nişanlısıyla tanıştım ve itiraf edeyim, ilk aklımdan geçen, "Armudun iyisini ayılar yer" düşüncesi oldu. Yukarıda özelliklerini saydığım o güzel kızın bana tanıştırdığı erkek, yirmi yedi-yirmi sekiz yaşlarında, saçı biraz dökülmüş, şişman denecek kadar toplu, çirkin, kısa boylu biriydi.

Bu kişiye parası için yüz vermiş olabileceğini düşündüm. Daha sonra öğrendim ki, bu genç adamın parasal gücü yok; başka bir üniversitenin psikolojik danışmanlık bölümünde doktora öğrencisi olarak okula devam ediyor ve ileride akademisyen olarak kariyer yapıp profesör olmak istiyor.

Acaba benim güzel öğrencim bu adamda ne bulmuştu? Bir hafta sonra ders çıkışı koridorda öğrencimin yanına yaklaştım ve Sally adıyla anacağım öğrencimle aramızda şöyle bir konuşma geçti:

"Sally, nişanlınla nasıl tanıştığınızı merak ediyorum?

"Bir kilise faaliyetinde aynı komitede çalıştık; o zaman tanıdım kendisini "

"Nesi seni etkiledi; hangi özelliklerini sevdin?

Sally, bir Amerikalı olarak bu soruyu hiç beklemiyordu. Amerikan kültüründe, bu tür sorular kişinin mahremiyetine tecavüz olarak kabul edildiğinden pek sorulmaz. Amerikan kültürüne göre ben o anda Sally'nin mahremiyetine 'burnumu sokuyordum.'

Şaşkınlığı geçince çok içten, gözlerinin içi gülerek, "O şahane bir insan; o benim kahramanım! Ben ondan çok şeyler öğrendim" dedi.

O anda ilk hissettiğim şey kıskançlık duygusu oldu. Güzel bir kadının erkeğine, "Sen benim kahramanımsın" duygusu içinde bakmasının erkeğe verilmiş en büyük hediye olduğunu hissettim ve anladım. Bu hediyeyi, hayatım boyunca hiç almadığımı biliyordum ve o kişiyi kıskandım.

"Nasıl yani?" dedim.

"Frank bir yetimhanede büyümüş. Yetim olmanın ne demek olduğunu bildiği için, üniversite öğrencisi olunca, yetimhaneden iki çocuğa ağabeylik yapma kararı almış. Haftada on saatini onlara ayırıyor; onlarla buluşup oynuyor, kitap okuyor, onları müzeye götürüyor. Onların iyi gelişmesi için elinden geleni yapıyor. Biri ameliyat oldu, hastanede yatıyor ve Frank şimdi akşamları hastanede kalıyor, geceleri ona bakıyor."

Yüzüme tokat yemiş gibi oldum. Utandım. Kendime kızdım. Ben güya en yüksek eğitim düzeyine gelmiş biriydim ve karşımdakini hala dış görünüşe göre yargılıyor ve onu "ayı" olarak görüyordum. İçimdeki pislikten utandım. Bir süre sonra Sally'nin içinde yetiştiği aile ortamını merak etmeye başladım. Şöyle bir mantık yürüttüm: o adama baktığım zaman ben neden, 'Armudun iyisini ayılar yer' diye düşündüm? Çünkü ben, içinde yetiştiğim ortamda sık sık bu benzetmeyi duyarak büyümüştüm. İçinde yetiştiğim ortam beni nasıl etkilemişse, Sally'nin içinde yetiştiği ortam da onu öyle etkilemiş olmalıydı.

Birkaç hafta sonra Sally'e, ailesinin nerede oturduğunu sordum. Los Angeles'in üç yüz elli km kuzeyindeki bir kasabada oturuyorlarmış. Onun ailesiyle tanışmak istediğimi, bunu mümkün olup olamayacağını sordum. "Kendilerine bir sorayım, eminim sizinle tanışmak isteyeceklerdir," dedi ve iki gün sonra, "Ailemle konuştum; sizinle tanışmaktan mutlu olacaklarını söylediler," dedi. Dört-beş hafta sonra San Francisco'ya gidecektim, Sally'nin ailesinin yaşadığı kasaba yolumun üstündeydi, onlara uğrayabilir, onlarla tanıştıktan sonra yoluma devam edebilirdim.

Bu planımı Sally'e söylediğimde Sally, "O gün ben de aileme gidecektim; isterseniz beraber gidebiliriz," dedi. Ailesine haber verdi. Onlar da sabah kahvaltısına gelmemizi söylemişler. Long Beach'ten sabahın altısında yola çıktık ve dokuz buçuk civarında Sally'nin ağabeyi Brian'ın evine vardık. Sally'nin babası George orada buluşmamızı uygun görmüş. Çok güleryüzlü bir aileydi. Brian'ın, en ufağı dört yaş civarında dört çocuğu vardı.

Ziyaret ettiğim bu güleryüzlü sıcak ailede, iki olay gerçekten dikkatimi çekti. Bunlardan ilki, Sally'nin babası George'un torunlarıyla konuşurken onların göz hizalarına inmesiydi. Bunu o kadar doğal yapıyordu ki, artık farkına varılmadan yapılan bir davranış olduğu belliydi. Sally'ye, babasının torunlarıyla hep böyle mi konuştuğunu sordum. "Evet" yanıtını alınca, kendisi çocukken de babasının, onunla göz hizasına inerek mi konuştuğunu sordum. "Evet, biz böyle biliyoruz. Ağabeyim Brian da çocuklarıyla böyle konuşur; ben de kendi çocuklarımla böyle konuşacağım. Biz böyle biliyoruz", dedi. Tüylerim diken diken oldu. Ben üniversite öğretim üyesiydim ve insan psikolojisi benim uzmanlık alanımdı ama üç çocuğumdan hiçbiriyle göz hizasına inerek konuştuğumu hatırlamıyordum. Kendime kızdım; sonra kendime kızmaktan da vazgeçtim, beni yetiştirenlere kızdım. Sonra onlara kızmaktan da vazgeçtim ve bütün nesilleri yetiştiren kültür ortamına kızdım. Daha sonra kimseye kızmayacağımı anlayarak, oradaki öğrenme fırsatından yararlanmaya karar verdim. Torunlarının önünde diz çökerek konuşan dede George'a "Beyefendi, çocukların göz hizasına inerek konuşuyorsunuz!" dedim. Bana biraz şaşkınlıkla gülümseyerek, "Tabii, onlar küçük insanlar!" yanıtını verdi. Öyle bir bakışı vardı ki, bu bakış sanki 'Bu kadar doğal bir şey ki, herhalde bunu herkes yapıyordur; sen yapmıyor musun?' diyordu.

O bakışa karşı bütün yaptığım, mahcup bir gülümseme oldu.

Bu güleryüzlü sıcak ailede dikkatimi çeken ikinci olay, Sally'nin ağabeyi Brian'ın davranışı oldu. Brian, Pasifik ülkeleriyle ticaret yapan, oldukça varlıklı biriydi. Evlerinin büyüklüğünden, yüzme havuzundan, çiftliklerinden, arabalarının türünden ailenin zenginliği belli oluyordu. Kahvaltıdan sonra saat on bir dolaylarında telefon çaldı ve Brian bir süre telefonla konuştu. Ofisten arıyorlarmış, Koreli bir işadamı Los Anegeles'ta imiş, kendisiyle görüşmek için helikopterle saat 14'te gelmek istiyormuş. Başka bir randevusu olduğunu söyleyerek bu teklifi reddetmiş olan Brian, bize durumu şöyle açıkladı: 'Dört çocuğum var ve her hafta biriyle dört saat başbaşa geçiririm. Bugün dört yaşındaki kızım Mary'le randevum var. Çocuklar çok çabuk büyüyorlar, eğer dikkat etmezsen, bir bakıyorsun, büyümüşler ve onlarla beraber zaman geçirme olanağı kaybolmuş.

Brian'ın yaşam vizyonunu sormadım, ama davranışından nelere öncelik verdiği belli oluyordu. Brian için çocukları şüphesiz en az işi kadar önemliydi. Brian'ın yaşamında bununla ilgili bir pişmanlık duygusu, bir 'keşke' olmayacak.

Sally'e sordum: "Baban seninle randevulaşır mıydı?"

"Evet", dedi, "yalnız benimle değil, her çocuğuyla sırasıyla başbaşa zaman geçirirdi. Ve ilave etti, "Biz böyle gördük, böyle biliyoruz. Benim çocuğumun da babası böyle yapacak!". Gülümseyerek, "Nereden biliyorsun?" diye sordum.

"Biz Frank'le konuştuk" diye cevap verdi. Yine içim cız etti. Daha doğmadan çocuğun gelişme ortamıyla ilgili bir bilinç oluşmuştu.

Kendi çocuklarıma içim yandı. Evlenmeden önceki bilincimi, kafamın karmaşıklığını, evlendiğim kıza ettiğim eziyetleri ve ondan da acısı, kendi yavrularıma çektirdiğim acıları düşündüm. Biraz daha düşününce kendimin de acı çektiğini anladım ve bu sefer kendi çocukluğuma içim yandı. Daha sonra babamın, anamın çocukluğuna içim yandı. Ve son durak olarak ülkemin tüm çocuklarına içim yandı.

Yine kimseye kızamayacağımı anlayınca, 'bundan sonra ne yapabilirimle ilgili düşünmeye karar verdim. İşte değerli okurum; yazdığım kitaplar, verdiğim seminerler, hazırladığım televizyon programları, 'Ne yapabilirim?' sorusuna verdiğim yanıtların öğeleridir. Sally'nin içinde yetiştiği ortamı görmüş ve anlamış biri olarak onun davranışlarına şimdi daha iyi anlam verebiliyorum. Sally, içinde yetiştiği ailede, varoluşun beş boyutunu da doya doya yaşayabilmişti. Çocuğun hizasına inerek onunla göz göze konuştuğunuz zaman çocuk, 'Sen varsın, sen doğalsın, sen değerlisin, sen güçlüsün ve sen sevilmeye layıksın', mesajı alır ve çocuğun CAN'ı beslenir.

Çocuğuyla randevusuna sadık kalan baba, 'Seninle zaman geçirmek istiyorum, seni özledim', mesajını güçlü olarak verir. Çocuk bu mesajı zihinsel olarak değil, sezgisel olarak alır ve aldığı bu sezgisel mesajlar sayesinde çocuğun hamuru, 'Ben sevilmeye layık biriyim!' diye yoğrulur.

Bir ana babanın çocuklarına verebileceği en büyük miras, varoluşun beş boyutunda beslenmiş ve buna inanmış güçlü bir CAN'dır.


Doğan Cüceloğlu